bilgi en değerli hazinedir
• 24/6/2007 - KİRALIK KONAK YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
çindekiler
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Hayatı ve Eserleri
Kiralık Konak Üzerine
KİRALIK KONAK
Türk Edebiyatında Kiralık Konak
Genel Bibliyografya
:::::::::::::::::::
HAYATI
Yakup Kadri, onyedinci yüzyılın sonlarından başlayarak Saruhan Vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgesinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir. Mısır'da İbrahim Paşa konağına yerleşen ve orada İkbal hanımla evlenen Kadri beyin oğludur. 27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İbrahim Paşa'nın ölümü üzerine altı yaşındayken ailesiyle birlikte Manisa'ya geldi. İlköğrenimine Fevziye Mekteb-i İptidaisinde başladı. İki yıl sonra da İzmir İdadisi'ne gönderildi (1903). Şahabettin Süleyman'la arkadaşlığı buradan gelir. Ama öğrenimini tamamlayamaz. Babası daha o öğrenimine başlamadan ölmüş, İkbal hanımın satılacak mücevherleri kalmamıştır. Aile yeniden Mısır'a dönünce İskenderiye'deki Freres'ler Fransız okuluna girdi. Burada da bir yıl okudu. İdadi özlemi ,onu İzmir'e çektiyse de, tatilini geçirmek için geldiği Mısır'da (1906) Jön Türkler'le tanıştı. İzmir'e dönmekten vazgeçti. Sınavla yeniden girdiği Freres'ler okulunda iki yıl sonra bakaloryasını vererek ortaöğrenimini tamamladı.
1908'de ailece yurda döndüler. İstanbul'a yerleştiler. Yakup Kadri, Mekteb-i Hukuk'a girdi. Ama bitirmeden, üçüncü sınıftan ayrıldı. Bu arada İbsen'den esinlenerek yazdığı Nirvana adlı tek perdelik oyunu yayımlanmış, arkadaşı Şahabettin Süleyman'ın aracılığıyla Fecr-i Ati topluluğuna katılmıştır. Bir yandan Fecr-i Aticilere yönelik eleştirilere cevap vermekte, bir yandan da Servet-i Fünun'da küçük hikayeler yayımlamaktadır. Mensur şürleri de bu ilk dönemin ürünleridir.
1912'de tüberküloza yakalandığını öğrenir. Ama ancak 1916'da tedavi için İsviçre'ye gidebilecek, üç buçuk yıl orada kalacaktır. Bektaşilikle ilgisi de bu yıllarda, İsviçre'ye gitmeden öncedir. O sıralar Paris'ten yeni dönmüş olan Yahya Kemal'in de etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarına dayalı yeni bir sanat anlayışını savunmaya başlamıştı. Ayrıca Doğu mitolojisiyle de ilgileniyor, bir mistisizme yöneliyordu. Bu eğilim onu bektaşi tekkesine itti, Nur Baba' romanını yazdı gözlemlerinden yararlanarak. Ama hem karşılaşacağı tepkiler, hem İsviçre'ye gidişi yayımlanmasını engelledi.
1913'te ilk hikaye kitabını çıkarır: Bir Serencam. Ama önce Balkan, ardından da 1'inci Dünya Savaşları, bu savaşlarla gelen yıkım, Yakup Kadri'de bir değişime yolaçacak, sanatın şahsi ve muhterem olduğu düşüncesinden yavaş yavaş uzaklaşacaktır. Mondros antlaşmasından sonra onu İkdam yazarı olarak görürüz (1919). Güncel olayları izleyen, Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen bir gazetecidir artık. Hikayeleri de Milli Mücadele ile ilgilidir. Daha sonra o günlerin ürünü olan makalelerini Ergenekon'da toplayacaktır.
1921'de Ankara'nın çağrısı üzerine Anadolu'ya geçti. Görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya yörelerini dolaştı. Önce Mardin (1923-31), sonra Manisa milletvekili oldu (1931-34). Evliliği de bu dönemdedir. Mutasarrıf Asaf Bey'in kızı, Burhan Asaf Belge'nin kızkardeşi Leman Hanımla evlenmiş (11 Ekim 1923); yine bu dönemde Kiralık Konak, Nur Baba adlı romanlarını yayımlamış, Cumhuriyet ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde makaleler yazmış (1923-25), tedavi için ikinci kez gittiği (1926) İsviçre'den Alp Dağlarından başlığıyla izlenimlerini kaleme almıştır. 1932 yılı ise Yakup Kadri için ayrı bir önem taşır. Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Şevket Süreyya Aydemir'le birlikte Kadro' dergisini çıkarırlar. Büyük yankı uyandıran ve tartışmalara yolaçan romanı Yaban da aynı yıl yayımlanır.
Başlangıçta ilgiyle karşılanan Kadroda savunulan düşünceler zararlı bulunarak derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri, Tiran elçiliğine atanınca (1934) dergi de kapanır. Bunu Prag (1935), La Haye (1939), Bern (1942), elçilikleri izler. Tahran elçiliğinden sonra (1949-51) emekli oluncaya kadar kalacağı Bern elçiliğine yeniden getirilecektir. Zoraki Diplomat adlı anıları bu yılların ürünüdür.
1955'te emekli olunca yurda dönerek çeşitli dergi ve gazetelerde yazılarını sürdürdü. 27 Mayıs'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. 1961'de Manisa milletvekili oldu. 1957'de de Ulus gazetesinin başyazarlığını yüklenmişti. 1962'de Atatürk ilkelerine ters düşüldüğünü ileri sürerek CHP'den istifa etti. 1965'ten sonra ise politikadan çekildi. Son görevi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığıydı. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İstanbul'da, Beşiktaş'ta Yahya Efendi mezarlığında annesinin yanında yatmaktadır.
:::::::::::::::::::
ESERLERİ
Hikaye: Bir Serencam (1913), Rahmet (1923), Milli Savaş Hikayeleri (1947).
Roman: Kiralık Konak (1922), Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937), Panorama (2 cilt. 1953-54), Hep O Şarkı (1956).
Mensur Şiirler: Erenlerin Bağından (1922), Okun Ucundan (1940).
Anı: Zoraki Diplomat (1955), Anamın Kitabı (1957), Vatan Yolunda (1958), Politikada 45 Yıl (1968), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969).
Monografi: Ahmet Haşim (1934), Atatürk (1946).
Çeşitli Makaleleri: İzmir'den Bursa'ya (H. Edip, F. Rıfkı, M. Asım ile,1922), Kadınlık ve Kadınlarımız (1923), Seçme Yazılar (F.Rıfkı, R. Eşref ile, 1928), Ergenekon (2 cilt, 1929), Alp Dağlarından ve Miss Chalfrin'in Albümünden (1942).
Kitaplaşmamış Oyunları: Nirvana (Resimli Kitap, s. 9, 1909), Veda (R. Kit, s. 11), Sağanak (İst. Şehir Tiy. Ktp.), Mağara (Varlık, s. 12-17, 1934).
KİRALIK KONAK ÜZERİNE
Kiralık Konak, Yaban'ın popülerliği bir yana bırakılırsa gerek içeriği, gerek kişilerinin işlenişi, gerekse kurgusu bakımından Yakup Kadri'nin romanları arasında önemli bir yer tutar. Türk romanının köşe taşlarından oluşu, değerini günümüzde de koruması ise konu edindiği gerçekliğin, değişik boyutlarda da olsa sürmesinden gelir. Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri onsekizinci yüzyılda görülen ve Tanzimat'la somutlaşan Batılılaşma olgusuna bağlayabileceğimiz bir gerçekliktir. Bu Kiralık Konakla Yakup Kadri, altyapısından üstyapısına bir değişim sürecine giren Türkiye'de, bu sürecin sonucu olan bir sorunsalı getirir gündeme. Zaman dilimi olarak da bu sorunsalın belirgin biçimde yaşadığı ikinci Meşrutiyet dönemini seçer.
Hüküm Gecesi'nin önsözünde de belirttiğim gibi, İkinci Meşrutiyet salt mutlakiyetçi yönetimin sona erdirildiği siyasi bir devrim olarak ele alınamaz. Geleneksel toplum yapısının çözüldüğü, sınıflaşmanın belirginleştiği bir tarih sürecinde sivil-asker bürokratların, dışa bağımlı egemen güçlerin desteğinde yönetime el koyması olayıdır temelde. Ama Türk burjuvazisi üretim güçlerini geliştirecek, üretimin toplumsallaşmasını sağlayıp hızlandıracak güçte olmadığı, değişim toplumun kendi iç dinamiklerince belirlenmediği için çöküntü durdurulmadı, tersine hızlandı. Böylece, Türkiye'nin yukarıdan aşağıya kapitalistleşmesi süreci içinde, yapı kendi iç dinamiğiyle değişmedi. O zaman doğrudan doğruya saldırıya uğrayan doğa kendisi değil, hayat tarzı, değerler, ahlak, kısacası kültür oldu. (Murat Belge, Birikim, s. 2, 1975).
Bu açıdan bakılınca yapısal bir çözülüşün, toplumun bütün kesimlerine, hayata yansıyan bir çöküntünün romanıdır, Kiralık Konak. Değer yargılarının alt üst olduğu bir dönemi kuşaklar arası çatışmayı odak alarak anlatır Yakup Kadri. Batıya öykünme ve bu öykünmenin yarattığı toplumuna yabancılaşma olgusu, dünya görüşünün, buna bağlı olarak da yaşama biçiminin,değişmesi, insanlar arası ilişkilerdeki yozlaşma romanın çatısını oluşturur. Roman kişileri de bu çatı içinde ve sınıfsal konumlarıyla yansıtılır.
Naim Efendiler bu yaz Kanlıca'ya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti cümleleriyle başlayan romanın ilk sayfalarında Yakup Kadri, Tanzimat'tan, Meşrutiyet'e İstanbul'un ve redingot dönemleri olarak ikiye ayırır yaşayan tarihsel süreci. Giyimden yola çıkılarak yapılan bu saptama gerçekten de bir kültür değişiminin somut göstergelerini getirir. Abdülmecit döneminin İstanbul'un giyinmiş ölçülü, zarif, namuslu birer aile babası ve kibar konak reisi olan İstanbul Efendisi yerini ikinci Abdülhamit döneminin redingotlu, yan uşak, yarı memur, ikiyüzlü insanına bırakmış; dolayısıyla görkemli konak hayatı da köşk hayatına dönüşüvermiştir. Sonuç olarak ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin kendine özgülüğü kalmış; her şey geleneğin dışına çıkmıştır.
Burada Yakup Kadri'nin, değişimi biri ötekinin içinden çıkan ve birbirine bağlı, birbirini izleyen aşamaların oluşturduğu bir süreç olarak toplumsal fonu ustalıkla çizdiğini söylemek gerekir. Nitekim romanın başkişilerinden Naim Efendi'nin tanıtımı hemen bu satırların ardından gelir. Onu öteki kişiler izler.
Bütün hatıraları, bütün zevkleri, bütün muhabbetleri, kendisini güldüren ve ağlatan her şey mutlaka bundan kırk sene evveline ait olan Naim Efendi redingotlu nesle mensup olmakla beraber vücudu henüz körpe iken İstanbul'un içinde teşekkül ve tekemmül etmiş kimselerdendir. Damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey ise Alafranga hayat namına sabahtan akşama kadar bin türlü garabet yapan, kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildir. Birbirine bütünüyle karşıt bu iki tipin yanısıra Naim Efendi'nin torunları Seniha ve Cemil, yeğeni Hakkı Celis, Kasım Paşa'nın oğlu Faik Bey de üçüncü kuşağı oluştururlar. Böylece romanın ilk bölümlerinde belirgin yanları, duyuş, düşünüş ve davranış özellikleriyle anlatacağı kişileri sergileyen Yakup Kadri, bu kişiler arasındaki ilişkileri öyküleyerek olayı geliştirmeye başlar. Seniha-Faik, Seniha-Hakkı Celis ilişkisi çevresinde sözünü ettiğim sorunsalı kişilerinin dramını belirleyen ana olgu olarak gündeme getirir.
Gerçekten Naim Efendi'nin dramı, kimi zaman benliğine dek sarsılsa, sonunda kendi içine kapanmayı seçse de toplumun gelişimine ayak uyduramayışından ya da değişmeye karşı direnmesinden gelmez. Tersine, torunlarına duyduğu sevgi onu her şeye boyun eğmeye, bütün aykırılıkları kabullenmeye götürür. Konağıyla birlikte parça parça dökülmeye, yokolmaya yazgılı bir sınıfın bireyidir o. İşlevi bitmiştir. Yapabileceği tek şey kendini zamanın akışınıa bırakmak, eskiyle yeni, alaturkalıkla alafrangalık arasında, için için birinciden, kafası ve yüreğiyle ikinciden yana tükenip gidecektir. Arkamızda bıraktığımız mazinin son feryadı ve önümüzde hissettiğimiz uçurumun ilk ürpertisi olarak...
Ama çöken yalnız Naim Efendi değildir. Önümüzdeki uçurumun göstergeleri olan Seniha'yla Faik Bey de bir başka çöküntüyü yaşarlar. İkisinin dramı da bireysel olduğu ölçüde toplumsaldır. Frenklerin asır sonu diye niteledikleri, geçmiş ve şimdiyle bağlarını kopararak geleceğin akımlarına bağlanan Seniha, içi de dışı gibi durmaksızın değişen, okuduğu yabancı dergilerde, tiyatro oyunlarında, romanlarda tanıdığı tipleri hayata geçirmeye uğraşan genç bir kızdır. Değil dedesinin, babası Servet Bey'in düşüncelerini, davranışlarını bile ilkel, sakat ve şaşılası bulur. Boğulacak gibi olduğu konaktan da, ülkeden de kaçmak, kurtulmaktır tek isteği. Sürdüğü hayat, bütün hareketliliğine, bütün gönül eğlendiriciliğine karşın yavan ve tekdüzedir ona göre. Oysa Avrupa'da, Avrupa'nın aydınlık ve bayındır kentlerindeki hayat ne kadar başkadır. Çölde yürüyene serap neyse, Seniha'ya da Avrupa odur bir bakıma. Faik Bey'e yönelişinin bir nedeni de budur.
Çünkü Faik Bey, Avrupa'nın birçok kentini dolaşmış, o hayatı tanımaktan da öte yaşamış bir gençtir. Küçük yaşından beri Avrupa'da bulunduğu için bir frenk zarafeti ve mahareti edinmişti, Batılı bir salon adamının bütün gösterişlerini özümsemiş, varlığına sindirmiştir. Onunla karşılaştırıldığında beceriksiz, çiğ, züppece davranışlarıyla bayağılaşan yaşıtları arasında kolayca sivriliverir bu nedenle. Ayrıca yorgun ve aynı zamanda hummalı bakışıyla da kadınların gözdesidir. Aile bireyleri dahil çevresindeki insanları dillerini anlamadığı, davranışlarından ürktüğü başka cinsten birtakım mahlukat gibi gören Seniha'nın, özlediği hayatın bir parçası olan Faik Bey'e eğilim duyması, bu eğilimin genç kızlık duygularıyla birleşerek yakıcı bir tutkuya dönüşmesi doğaldır.
Yine de bu aşkın bir yanardağ gibi ansızın patlayıp somutlaşması için konaktaki görece özgürlüğün dışında afrodizyak bir ortam gerekecektir. Kahramanlarını Büyükada'ya taşır Yakup Kadri. Delikanlılara, taze kadınlara, içkiye ve saza düşkün halanın köşkünde Diyonizos şölenlerini andıran bir kır yemeğinin ardından gecenin mehtabıyla birlikte aşk sökün eder. Beklenen sonucuna, evliliğe ulaşmayan bu aşk geçerli değer yargılarıyla çatışan bir ilişkiye dönüşmekle kalmaz, aile kurumunu sarstığı gibi kahramanlarını da çöküntüye götürür. Dengesini yitiren Seniha, zengin biriyle evlenerek özlediği hayata kavuşma düşleriyle oradan oraya savrulur. Terkedilen Faik ise artık eski uçarı, çapkın Faik değildir. Tutkusu yerden yere, çukurdan çukura sürüklemiştir onu.
Burada, Yakup Kadri'nin, kişilerini ele alış ve yansıtışında göze çarpan bir noktaya dikkati çekmemiz gerek. Değiş me olgusudur bu da. Romandaki birincil kişiler hayatla ilişkilerinin gelişim sürecinde, bilinçli ya da bilinçsiz değişime uğrarlar. Naim Efendi, Seniha ve Faik Bey adım adım olumsuzluğa yuvarlanırken, Servet Bey yeni yaşama biçiminin ürünü olan Şişli'deki bir apartman katına taşınır, iş adamları, nazırlar, yabancı zenginlerle düşüp kalkmaya başlar. Olumlu sayılabilecek tek değişme ise Hakkı Celis'te görülür.
İlk bölümlerde duygulu, düşsel bir dünyada gezinen, Edebiyat-ı Cedide'nin o ünlü solgun benizli tiplerini anımsatan Hakkı Celis Seniha'ya duyduğu sevgi karşılıksız kalınca, hele sevdiğinin ve çevresindeki kişilerin aşk anlayışlarının başkalığını görünce önce boşluğa yuvarlanacak, savaşın başlamasıyla gerçeğin ayrımına vararak yeni bir sevgiye, millet sevgisine sarılacaktır. Naim Efendi'yi de yalnız o terketmez. Değişen hayatın darbesini ikisi de aynı insandan, Seniha'dan yemişlerdir çünkü. Ama hayatın gerçek yüzünü gören, katıldığı askeri eğitimden bambaşka bir insan olarak çıkın eskiden yazdığı bütün şiirleri yakmak isteyen, Seniha'nın ve Faik Bey'in kişiliğinde Batılılaşmanın yarattığı yeni insan tipini kıyasıya eleştirip kurtuluşu ulusçulukta arayan Hakkı Celis de yokolmaya yazgılıdır. Çürüyen bir düzenin bireyidir o da. Değişen, uçurumun kenarına gelen Seniha'yı sevmiyordur gerçi, ama içindeki, geçmişteki Seniha'yı da söküp atamamıştır. Bir duygu ve düşünce çatışmasını bütün benliğiyle yaşar. O çevrede, o insanlar arasında yeri yoktur artık, o hayatın dışında kalmayı seçmiştir. Bu seçimse onu boşluğa itecek, hayata tutunamayınca ölüme sığınacaktır.
Denilebilir ki Yakup Kadri romanını karşıtlar üzerine kurmuş, olayların ve kişilerin geliştirilmesinde çatışma olgusundan yararlanmıştır. Temeldeki çatışma eski-yeni, Doğu-Batı kavramlarıyla açıklanabilir kuşkusuz. Belli bir sınıfın yaşama biçimindeki değişme, aileyi dağıtıp eskinin simgesi konağı kiraya çıkarttırırken seçeneği olan apartman dairesini getirir. Naim Efendi'nin simgelediği sınıf çökerken de savaş koşullarını değerlendiren iş adamlarının oluşturduğu yeni bir sınıf türeyecektir. Naim Efendilerin kalıntıları, Hakkı Celislerin cesetleıl üzerinde... Bütün değerleri, kutsal bilinen ilkeleri, insanlar arası ilişkileri maddeye dönüştürerek, metalaştırarak...
Yakup Kadri'nin, anlattığı toplumsal çözülüşü yeni bir oluşumun geçiş evresi olarak aldığını, görünürdeki yozlaşmanın toplum yapısına ilişkin görünmeyen nedenlerini kavradığını söyleyemeyiz. Eleştirinin ötesine geçemeyişi, olumsuzlamadan kurtulamayışı da buna bağlanabilir. Ama yansıttığı toplumsal gerçekliğin doğruluğuda yadsınamaz. İşte Kiralık Konak'ı önemli kılan bu niteliği, gerçekliğe, bağlılığıdır.
Araştırmacılarca örnekleriyle kanıtlandığı gibi Seniha tipinin Madam Bovary'den alınmış olması da değerini eskitmez. Nereden, nasıl esinlenilmiş olunursa olunsun, önemli olan Türk toplumunun tarihsel gelişiminde yaşanan, bugün de etkilerini sürdüren bir gerçekliğin yansıtılması değil midir?
:::
Önce İkdam'da tefrika edilen (no. 8430-8491) Kiralık Konak, Yakup Kadri'nin kitap olarak yayımlanan (1922) ilk romanı. Bugüne dek yedi basımı yapılmış. 1939'da yeni harflerle yapılan ikinci basımı, Yakup Kadri'ce birinci sayılmış. Bu nedenle sözlük ve ansiklopedilerdeki baskı sayıları ve tarihleri yanlış. Üstelik kimi kitapların kapağında sözgelimi dördüncü basılış denirken, içerde üçüncü basılış olduğu belirtiliyor. Bu karışıklık bir yana, saptayabildiğim kadarıyla romanın bu yeni basımı sekizinci baskı oluyor.
Metin olarak 1974 tarihli yedinci baskıyı temel aldım. Önceki baskılarla karşılaştırırken de yeni harflerle yapılan baskısından başlayarak romanın dilinin değiştirildiğini gördüm. Ama bu değiştirme, Hüküm Gecesi'nde olduğu gibi bir yeniden yazma boyutuna ulaşmamış, yalnızca anlaşılması güç eski sözcüklerin yerine yenileri konulmuş, cümlelerde yalınlaştırmanın zorunlu kıldığı kısaltmalar yapılmıştı. Bu nedenle metni verirken belirtilmeleri gerekmiyordu. Ama Yakup Kadri'ce yalınlaştırılmasına karşın, Türkçenin hızla değişimi sonucu, özellikle genç kuşakların anlayamayacağı sözcükler vardı metinde. Bunların anlamlarını sayfa altlarında verdim. Anlamı cümlenin gelişinden çıkarılabilecek sözcükleri ise açıklamadım. Bir de dizgide düşen sözcükler ya da atlamalar sözkonusuydu. Bunlar da eklendi kuşkusuz.
Son söz olarak, bütün titizliğimize karşın eksiklerimiz olabileceğini, uyarı ve katkılara açık olduğumuzu belirtelim.
Atilla Özkırımlı, 7 Şubat 1979
:::::::::::::::::::
KİRALIK KONAK
Naim Efendiler bu yaz Kanlıca'ya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok adetler değişti. Kışın konaklarda, yazın yalılarda oturan aileler gittikçe azalmaktadır. Hele, Mısırlıların üşüşmelerinden sonra Boğaziçi'nde yalısı, köşkü olup da kiraya vermekten sakınanlara ya çok zengin, ya çok hesapsız gözüyle bakılıyor. Naim Efendi ise, ne çok zengin, ne çok hesapsızdır. Babasından kalmış bir serveti gençliğinden beri oldukça büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyor. Kendisi, İkinci Abdülhamit devri ricalinden olmakla beraber bu servete hiçbir şey ilave etmedi. İlave edebilirdi, çünkü senelerce devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Gençliğinde babası gibi Mabeyni Humayun'a mensuptu, sonra birçok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet azası, Rüsumat Müdiri Umumisi oldu ve nihayet Defterihakani ve Evkaf nezaretlerine geçti. İnkılaptan iki sene evveldi, dolaşık bir tevliyet (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve günden güne bulanan hükümet işlerinde tiksinerek bir köşeye çekildi.
Bununla beraber hiçbir zaman kenara atılmış bir memur haline düşmedi, devrin ricaliyle münasebette bulunur ve Muayede (Bayramlaşma) merasiminde hiç değilse defteri mahsusa (Özel deftere) imzasını atmaya giderdi. Memuriyet hayatında yakından gördüğü resmi ve gayrı resmi bütün pisliklere rağmen, devlete ve devlet adamlarına karşı hala derin bir saygısı vardı. Naim Efendi o terbiyeli kimselerdendir ki evliya, enbiya isimlerinin sonunda Radiyallahu anh demeyi hiç unutmazlar ve Paşa kelimesini med (Uzatarak) ile telaffuz edip, mutlaka hazretleri ile nihayetlendirirler. Bu gibi kimselerin başlıca fazileti, itaat ve hürmettir. Bütün terbiye ve ahlak düsturları onlar için yalnız bu iki kelimenin ifade ettiği manadan ibarettir. Bununla ,beraber, Naim Efendinin iki esaslı fazileti daha vardı: Bir ana kadar müşfik ve bir dul kadın kadar titizdi. Fakat, titizliği asla bir huysuzluk derecesine. varmazdı; bu, temiz ruhunun ve temiz vücudunun maddi ve manevi pislikler önünde bir nevi tiksinmesinden gelirdi. Göğüs üstünde bir yağ lekesi, bir kaba söz, mübalatasız (Dikkatsiz) bir hareket, onu müsavi derecede kederlendiren şeylerdendir; fakat, pek içli, pek nazik bir adam olduğu için, kederlendiğinin kimse farkına varmazdı.
İstanbul'da iki devir oldu: Biri İstanbul'un; diğeri redingot devri... Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbul'un devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar. Tanzimatı Hayriye'nin en büyük eseri, İstanbulinli İstanbul Efendisidir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ile haşin Avrupa'nın arasında gayet hususi yeni bir millet gibi göründü. Yaşayış ve giyiniş itibariyle Şimal kavimlerinden daha sade ve daha düşünceli olan bu millet, duyuş ve düşünüş itibariyle Akdeniz kıyılarındaki medeniyetlerin bir hulasası şeklinde tecelli ediyordu. Ağır kavuklu, alacalı, kesif Yeniçerilerin demir çarıklarının çiğnediği bu toprakta hangi tohum, hangi hava bu çiçeği veriyordu? Zira, bu beyaz pantolonlu, beyaz yelekli ve lüstrin kaloşlu Türkler, ince bir halattan ibaret endamlariyle biraz evvelki boğum boğum adamlara hiç benzemiyorlardı. Sultan Mecit devri ricalinin, Halet Efendi muasırlarının çocukları olduğuna kim ihtimal verebilir? Bunlar, boyunlarından ipekli bir mendille boğulmuş solgun benizleriyle onların cebir ve huşunetinden (Zorbalık ve sertliklerden ürkmüş kimseler gibidirler. Hepsi de umumi işlerden çekinir, hiddetlerinde ve hazlarında ölçülü, namuslu aile babaları ve kibar konak sahipleri idiler.
Bizde, Çerkes halayıklan, harem ağaları, Boşnak bahçıvanlarıyla büyük ev hayatı asıl bu devirden başlar. Yüksek rütbeli devlet adamlarının tesis ettikleri Osmanlı kibarlığının kundağı canfes astarlı ve serapa (Baştanbaşa) ilikli İstanbul'un idi.
Sonra redingot devri geldi ve redingotu içinden yarı uşak, yarı kapıkulu, riyakar, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir saray hademesi hali vardı. Çoğu, İkinci Abdülhamit Han devri ricalinden olan bu adamların her biri bir hile ile efendilerinin arabasına binmiş seyisleri andırıyorlardı. Bunların elinde İstanbul'da konak hayatı birdenbire köşk hayatına intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı; her şey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir Arnuvo ve bir Rokoko merakı sardı; binalarımız, eşyalarımız, elbiselerimiz gibi ahlakımız, terbiyemiz de rokokolaştı. Abdülmecit devrinin o ağır; zarif ve için için gelenekçi Osmanlılığından eser kalmadı. Naim Efendi, aşağı yukarı bu redingotlu nesle mensup olmakla beraber, vücudu henüz körpe iken İstanbul'un içinde yetişip gelişmiş kimselerdendi.
Maziden bize yadigar kalmış bu gibi şahsiyetler, aramızda elan mevcuttur. Bunlar, pek eski zamanlarda bile, eski adamlardandı. Ruhları sanki bir merhalede durmuş gibidir. Nitekim Naim Efendinin bütün hatıraları, bütün zevkleri, bütün muhabbetleri, kendisini güldüren ve ağlatan her şey mutlaka bundan kırk sene evveline aittir. Onu dinleyen ve onu yakından gören bir kimse zanneder ki, Naim Efendi yarım asırlık bir letarjiden (Uyanılmayan derin uyku) henüz gözlerini açıyor ve şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor. Vakıa o, yirmi beş yaşından beri daima şaşan, tiksinen, ürken ve kaybolmuş bir ömrün hasretini çeken bir adamdır. Onu insandan kaçar ve huysuz zannedenler yanılıyorlar. Bütün çocukluğu ve bütün gençliği İstanbul'un en kalabalık bir konağında geçen Naim Efendi, eğlenceli meclisleri, ahbap arasında sohbetleri, misafirlere ziyafetleri pek severdi. Fakat öyle bir zamanda yaşadı ki, bunların hepsi yasaktı; olmasa bile, eski devrin meclislerini, sohbetlerini, ziyafetlerini, misafırlerini bulmak ne mümkündü? Naim Efendi, yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde artık yazılan ve konuşulan Türkçeyi de anlamıyordu.
Bundan on beş yıl evveldi, bir gün eline damadının okuduğu kitaplardan biri geçti; kırmızı kaplı ve üstünün yazıları beyaz bir kitap... Epeyce bir müddet parmaklarının arasında evirdi çevirdi; sonra gözlüklerini taktı, önce uzun uzun kabı muayene etti, muharrin adını, kitabın serlevhasını (Başlığını) basım tarihini okudu; bu kabta her gördüğü işaret, her okuduğu yazı, muharririn ismi de dahil olmak üzere ona acayip geliyordu. Büyük bir tecessüsle cildin içini açtı, fakat okumak ne mümkün! Naim Efendi adeta yeni kıraat dersine başlamış bir çocuk gibi, kelimeleri heceliyor, bir cümleyi bin zahmetle sonuna kadar ya tamamlıyor, ya tamamlayamıyor, veya tamamladıktan sonra da okuduğu şeyin manasını iyice kavrayamıyordu. Vakıa bu, Edebiyat-ı Cedide külliyatından bir romandı. Naim Efendi ise, bütün ömründe hiç roman okumamıştı. Bununla beraber, onun bu kitapta anlayamadığı şey, ne eserin terkibi (Birleşimsel; burada sentetik,yapma anlamında) mahiyeti, ne muharririn maksat ve gayesi idi, doğrudan doğruya kelimelerin manasıdır ki ona müphem geliyor, doğrudan doğruya cümlelerin teşkilindedir ki bir yabancılık, bir gariplik buluyordu. Fakat sonraları, torunları yetişip de aynı dili evin içinde konuşmaya başlayınca, onun nazarında bu kelimelerdeki müphemlik yavaş yavaş zail olmaya ve bu cümlelerdeki garabet de yavaş yavaş kalkmaya başladı.
Naim Efendi, evvela damadı, sonra torunları sayesinde daha nelere alışmıştı... Biçare adam, kızı evlendiği günden beri, aşağı yukarı yirmi senedir, her gün bir eski itiyada veda etmekten ve her gün yeni bir mecburiyete katlanmaktan başka bir şey yapmıyor. Ne Cihangir'deki konağında, ne Kanlıca'daki yalısında ihtiyar ve yorgun vücudunu dinlendirecek bir köşecik kalmıştır.
Bundan beş sene evveline kadar hiç değilse, karısı yanıbaşında idi, rahatını, huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünceye kadar, evinin içinde hakim ve amir kaldı. O, hayatta bulundukça ne kızının, ne damadının, ne torunlarının eve ait umurda (İşlerde) o kadar hüküm ve nüfuzları olmadı.
Gerçi, her biri kendi havasına, kendi dairesine ve kendine göre bir hayat yapmıştı; fakat, gerek yalının, gerek konağın umumi nizamı bu iradeli ev kadınının elinde idi. Naim Efendinin haremi Nefise Hanımefendinin bu nizamı eski usul ile töreler arasında muhafaza ve idare etmek için dışarıda bir ihtiyar uşaktan, içeride geçkin bir kalfadan başka icrail (Yürütecek ,yerine getirecek) vasıtası olmadığı halde, evin her şeyi yine yolunda giderdi; zira, her yeni gelen hizmetçiye birkaç gün içinde istediği terbiyeyi vermek, bu kadına has fevkaladeliklerdendi. Vakıa fazla döverdi, fazla azarlardı; bunun içindir ki son zamanlarda yeni hizmetçi bulmak hususunda epeyce müşkülat çeker oldulardı. Biçare Nefise Hanımefendi, denilebilir ki, biraz da bu kahır yüzünden öldü. O öldükten sonra yerine kızı Sekine Hanım geçti; fakat Sekine Hanım, hiçbir cihetten annesine benzemiyordu. Tıpkı babası gibi, çekingen, içinden titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfuzuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı.
Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi. Alafranga hayat namına sabahtan akşama kadar bin türlü garabet yapan bu adam, Büyük Hanımın vefatını müteakip, evi kendi heveslerine göre esasından değiştirmeye kalktı; ne kadar eski eşya varsa hepsini tavan aralarına ve mahzenlere attırdı, her odayı Avrupa'dan gelmiş mobilya kataloglarına göre ayrı bir üslupta, ayrı bir renkte Pisaltiye döşetti.
Büyük Hanımın yetiştirmesi ne kadar hizmetçi varsa hepsine yol verdi, evin içini Beyoğlu'ndan gelmiş beyaz önlüklü, başı topuzlu hizmetçilerle doldurdu ve bütün bunların idaresini, çocuklarına mürebbiyelik eden Lehistanlı bir kadına verdi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye müfettişlerinden Servet Bey, Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eden bir kazasker oğludur. Aldığı terbiye ile yaşadığı muhit birbirinin aksi olan her insan gibi Servet Bey de daimi bir ihtilaç, (Çarpıntı,çırpınma) daimi bir isyan içinde yaşar. Pederi Sadri Molla'nın konağında alafrangalığı kendi odasının eşiğinden dışarı çıkmazdı. Nasılsa küçükten beri Fransızca bilmek, bir müddet Galatasaray Mektebinde bulunmak; bir müddet Beyoğlu muhitinde tatlı su Frenkleriyle düşüp kalkmış olmak ona bir softa evinde, çıplak kadın resimlerinden, dizi dizi Fransızca kitaplarından, vazolardan, biblolardan müteşekkil bir halvet yapmak ve bu halvette yaylı bir şezlonga uzanıp, gözleri tavanda, ayakları havada, bir taraftan Hollanda sigarını emerek, diğer taraftan yabani ve perişan bir sesle birtakım opera parçaları terennüm ederek saatlerce vakit geçirmek hakkını vermiştir. Daima muhayyel bir Avrupa seyahati için hazırlanmış bir bavulu vardı, bu bavulun yanıbaşında bir de şapka kutusu dururdu. Bazı sıkıntılı saatlerinde bir aynanın karşısına geçip, bu kutudan çıkardığı şapkaları birer birer tecrübe ederdi ve başını bu serpuş ile örtülü görünce adeta kendinden geçerdi. Nitekim böyle şapkalı, seyahat kostümleriyle veya suare kıyafetinde hala birçok resimleri vardır. Ve bu resimler, hala gençlik odasının duvarlarını süsleyen çıplak kadın resimlerinin yanında asılıdır. Türkler içinde kimse bu Servet Bey kadar ateşle, coşkunca alafrangalığa düşkün olmamıştır. Bu düşkünlükte o derece samimiydi ki, gerek babasının, gerek kayınbabasının muhitinde bütün ahval ve harekatı hürmetle değilse bile, adeta korku ve endişe ile karşılanırdı; zira, gözlerinde sarsılmaz bir imana ermiş adamların ateşi vardı. İşte bu ateşin kuwetiyledir ki Servet Bey, Naim Efendi konağında bütün iradesini istediği gibi yürütüyor ve hele inkılaptan beri bu konakta artık hiç Türkçe konuşulmuyordu.
Naim Efendiler bu yaz Kanlıca'ya taşınmadılar ve bundan en ziyade Servet Beyin çocukları memnun oldular. Zira, Boğaziçi'nin bu köşesi, asri eğlencelerin hiçbirisine müsait değildi; tuhafiyeci camekanları önünde gezinmelere, her adım başında bir ahbaba tesadüflere, akşam üstü çay ziyafetlerine, bin türlü aşk ve alaka oyunlarına Kanlıca'da oturulan aylarda epeyce sekte geliyordu. Hususiyle, Servet Beyin oğlu Cemil, henüz yirmi yaşında bir mektep çocuğu olmasına rağmen, Beyoğlu'ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların, bazı eğlenceli evlerin sadık bir gediklisidir; bu yaşında birçok tiryakilikleri, vazgeçemediği birçok itiyatları ve ikinci bir tabiat haline girmiş zevkleri, hazları vardır. Hemşiresine ara sıra delicesine sevdiği bir metresinden bahsettiği de olurdu. Bittabi, hu metresi de yaz kış Beyoğlu'nda oturanlardandı. İşte, Cemil için sayfıye hayatı, bütün bu mahzurlar yüzünden katlanılmaz bir angarya haline girmiştir. Tam Beyoğlu hayatının uyanmaya başladığı bir saatte, Karaköy köprüsünden koşarak vapura yetişmek, vapuru kaçırınca veya kaçırmak isteyince eve karşı vaziyetini düzeltmek, gece kaçamaklarına makul bir sebep göstermek için maddi ve manevi birçok zahmetlere girmek, onu son derece rahatsız eden işlerdendi. Her şeyde hür fikirli olan babası da, bu geceyi dışanda geçirişleri asla mazur göremiyordu; Servet Bey, ya ailevi ve terbiyevi bir kanaat eseri olarak veyahut sadece babalık hissiyle bu hususta her nasılsa kaynatasıyle birleşiyor ve karısının endişelerini haklı buluyordu:
Ben demiyorum ki, gezmesin, eğlenmesin, diyordu. Gençtir, tamperaman sahibidir. Asri, modern hayata göre yetişecektir. Tabii bu hayatın her türlü safahatını görecek. Bu hayatın her türlü safahatını yaşayacak. Fakat bu yaşayış hiçbir zaman sıhhatini ihlal edecek bir dereceye varmamalıdır. Ben demiyorum ki, İstanbul halkı gibi akşam gurup ile beraber evine sokulsun ve yemeğini yer yemez uyusun. Hayır, hayır... Hiç değilse gece yarısı ve kabil olmadığı takdirde sabaha karşı mutlaka evinde bulunmalı ve mutlaka yatağına girmiş olmalıdır.
Biraderinin küçük sırlarına pek yakından vakıf olan Seniha ise, babası böyle söylerken çapkın bir tebessümle bıyık altından gülerdi; zaten bu alaycı genç kız için etrafındakilerin hangi hareketi ve hangi sözü gülünç değildir! Büyükbabasının şahsiyeti, annesinin ahvali şöyle dursun, ekseriya pederi Servet Beyin efkar ve harekatı (Düşünce ve Davranışları) bile ona iptidai, sakat ve garip görünürdü. Zira, bu, Frenklerin, asır sonu diye vasıflandırdıkları bir genç kızdı; asır sonu, yeni bir nevi içtimai örnektir ki, harici ve dahili yaşayışında hale ve maziye ait her türlü kayıttan azade ve istikbalin henüz hazırlanan cereyanlarına tabidir. Seniha, daima en son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe, ince ve çalak vücudu, ipekböcekleri gibi daimi bir istihale (Biçim değiştirme,başkalaştırma) içindedir. Günün aydınlıklarına göre mütemadiyen rengi değişen yeşil gözleri gibi sesinin bestesi, kımıldanışlarının ahengi ve hatta başının şekli de mütemadiyen değişirdi. İçi de tıpkı dışı gibiydi; tıpkı gözlerinin rengine benzeyen bir ruhu vardı, kah ihtilaçlı, kederli, bulanık ve fena, kah berrak, rakit (Durgun) ve ekseriya bir havai fışek gibi şenlikli idi. Fakat bu küçük, şeytan mevcudiyetinin hiç değişmeyen bir hususiyeti vardır ki, o da alaycılığı ve şuhluğudur. En ziyade zevk aldığı kitaplar, Gyp'in romanları, yeni tiyatro piyesleri ve Paris'in mizahi gazeteleriydi. Gyp, ona bir ikinci ana, bir ikinci mürebbiye olmuştu. Bu muharririn romanlarındaki serbest tavırlı, yarı oğlan, yarı kadın genç kızlar, üzerlerinde ruhunu biçtiği modellerdir. Denilebilir ki sabahtan akşama kadar her gün bütün meşguliyeti bu genç kız tiplerini hayata tatbik etmekten ibarettir.
Seniha, yağmurlu bir kış günü, elinde tuttuğu bir küçük kamçıyı sağa sola sallayarak, kapılara, duvarlara ve eşyaya vurarak, gayet sıkıntılı bir tavırla evin içinde dolaşıyor, bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyor, adeta duvarlar arasında dar bir kafese hapsedilmiş büyük bir kuş gibi çırpınıp duruyordu. Tam bu esnada, karşısına büyükbabası Naim Efendi çıkıverdi: İhtiyar adam, kürküne bürünmüş, elinde kalın ciltli bir kitap, bir odadan öbür odaya geçiyordu.
Senihe, şikarını (Durgun) bekleyen bir tazı gibi, Naim Efendinin üzerine atıldı ve kamçısıyle kalın ciltli kitabın üstüne birkaç kuvvetli darbe indirerek:
Büyükbaba, siz hayat kadar bunaltıcısınız!.. dedi. Sonra bir mahalle çocuğu tavrıyle ıslık çalarak uzaklaştı, gitti.
Naim Efendi, bir müddet şaşkın şaşkın torununun arkasından baktı, içinden: Lahavle, lahavle, diyordu; bu kızda acayip bir hal var!
Zaten, Naim Efendi, evin içinde ne olursa daima bu acayip kelimesiyle adlandırırdı. Teessürleri asla bir öfke derecesine varmazdı, zira, gördüğü ve işittiği şeylerin hiç biri garabetlerinin derecesi itibariyle havsalasına sığacak bir mahiyette değildi. Kızmak veya gücenebilmek için mutlaka biraz anlamak lazımdır. Naim Efendi ise ne damadının, ne torunlarının yaşayış tarzlarındaki manayı anlayamıyordu. Alafranga, asrın icabatı... Bu kelimeler konağın içindeki yeni vaziyeti onun nazarında kafı derecede aydinlatamıyordu. Ekseriya kızıyla, bazen damadıyla aralarında hafif münakaşalar olurdu. Naim Efendi, kızına derdi ki:
Yavrum, çocuklarının ahval ve harekatını hiç beğenmiyorum. Bu Lehli kadın zannederim ki, bunlara yanlış bir terbiye verdi. Seniha on sekizine bastı, fakat hala sekiz yaşında bir çocuk gibi hoppa ve yaramazdır. Cemil daha yirmisine girmedi. Fakat otuz yaşında bir gencin hayatını sürüyor. O yemekten sonra sizin önünüzde ayak ayak üstüne atıp sigara içmeler nedir? O eve istediği saatte girip çıkmalar nedir? Ne babasını dinliyor, ne seni... Ben ise, doğrusu her şeyi görmezlikten geliyorum. Ne kıza, ne oğlana ağzımı açıp bir kelime söylemiyorum; mazallah, bana karşı da bir itaatsizlik ederler, bir ters cevap verirler diye korkuyorum...
Naim Efendi, biraz da torunlarını çok sevdiği için sesini çıkaramazdı. Yoksa her şeye rağmen konağın içinde hürmet edilen, korkulan yegane amir yine o idi. Biraz şiddet gösterecek olsa, her şeyin yoluna girmesi ihtimali henüz mevcuttu. Fakat ne yazık ki, o zayıf kalpli bir büyükbaba idi. Sonra da aldığı terbiye onun -kiminle olursa olsun- yüksek sesle konuşmasına bile müsait değildi. Bir gün, -inkılabın ilk aylarında idi- damadıyle siyasi bir mübahaseye (Söyleşiye) giriştilerdi. Naim Efendi, gazetelerden şikayet ediyordu:
Efendim, her şey iyi... Fakat, bu gazeteler pek ileriye varıyorlar; diyordu. Memlekette, hiçbir şeye karşı hürmet hissi bırakmadılar; Padişaha, vükelaya karşı en kaba elfazı istimalden (Sözcükleri kullanmaktan) çekinmiyorlar. Hayatı umumiye derken, herkesin hayatı hususiyesine de tecavüze başladılar. Geçen gün Erenköy'ünde Hasip Paşayı, ziyaret etmiştim; biçare adam öyle bir tehevvür (Kızgınlık) içinde idi ki, haline acıdım, meğer, Tanin gazetesi müşarünileyhin (Adı geçenin,onun) nezareti esnasında da birçok ihtilaslar (Hırsızlık) ve suistimaller vuku bulduğundan bahsediyormuş, halbuki...
Damadı Servet Bey, sinirli bir hareketle sözünü kesti:
Halbuki... Yok efendim, bir rejim gidip, yerine diğer bir rejim geldi mi, tabiidir ki bu rejimin adamları öbür rejimin adamlarından hesap soracaklar. Bahusus, yıkılan idarenin nasıl bir idare olduğunu siz herkesten iyi bilirsiniz.
Naim Efendi, bir çocuk gibi utandı:
Hiddet buyurmayınız, efendim, dedi. Bendeniz hesap sorulmasın demedim... Haşa. Yalnız düşününüz bir kere...Vicdanınıza müracaat ederim. Hasip Paşa Hazretlerinden nasıl hesap sorulabilir, bu kadar mübarek bir zat... Sizi temin ederim ki, beş parası yoktur. Zevcesinin servetiyle geçinir.
Servet Bey, kabili hitap (Kendisiyle konuşulması ,görüşülmesi mümkün) olmayan kimselerle konuşanlara mahsus bir iç sıkıntısıyle:
Efendim; dedi. Memlekette bir mahkeme ve bir adalet kapısı var. Hasip Paşa, mahkemeye çekilir, adalete teslim edilir, eğer masum ise ne ala, değilse... Giyotin efendim, giyotin temizler... Yalnız namussuz kafaların değil, fakat, eski kafaların hepsi de kesilmelidir!
Naim Efendi, son cümledeki bu vahşi imayı hissetti. Fakat, kendinde cevap vermek kudretini bulamadı, gözlerini yere indirdi ve derin derin düşündü.
:::::::::::::::::::
II
Pazartesi günleri Seniha'nın çay günleridir. Avrupa'nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam saat beşte konağın büyük salonunda kendisinde nadir görülen bir hanımefendi vakarıyle ziyaretçilerini beklerdi.
Bunların bazısı, mürebbiyesi Madam Kronski vasıtasıyle tanıdığı birkaç Beyoğlu madam ve matmazelleri; diğerleri çocukluk arkadaşlarından genç kızlar ve aile dostu genç kadınlardı; bunlar arasında, biraderi Cemil'in arkadaşlarından bazı genç adamlar da bulunurdu. Hassaten Faik Bey isminde bir genç, konağın daimi misafiri ve Servet Beyin çocuklarının ayrılmaz bir yoldaşı idi. Bunun içindir ki Faik Bey, pazartesi günleri öğle yemeğinden itibaren konakta bulunur ve ziyaretçilere, ev sahipleriyle birlikte intizar (beklemek) ederdi. Bu pazartesi de öyle oldu.
Saat on biri henüz geçmişti. Seniha'nın oda kapısı bir dans havasıyle vuruldu. Seniha daha yataktaydı. Tembel ve mahmur bir sesle Fransızca:
Ne var? diye sordu.
Kapıya vuran Faik Beydi:
Benim, benim; bu ne uyku, dedi. Şimdi Cemil'in odasına uğradım, cevap bile vermiyor.
Seniha, suni bir huysuzlukla mırıldanarak yataktan indi, arkasına bir penyuvar aldı, kapıyı açtı ve şımank bir tebessümle:
Doğrusu, çok münasebetsizsiniz, Faik Bey! dedi ve genç adama selam bile vermeksizin bir sıçrayışta tekrar yatağa girdi, yorganını boğazına kadar çekti, gözlerini kapadı.
Faik Bey yatak kıyafetiyle, onu ilk defa görmüyordu. Bu genç kız vücudunun bazı latif sırları, gelişmesinin ilk devrelerinden beri onca malumdu. Faik Bey, Seniha için, elimde büyüdü' diyebilirdi. Zira, beş sene evvel Seniha bir çocuktu. Fakat Faik Bey, yine yirmi yaşında bir delikanlıydı ve yine böyle Cemil'in samimi dostu sıfatıyle konağın içinde dolaşırdı, çocukların yatak odalarına girer, çıkardı; bunun içindir ki, Faik, bu sefer de Seniha'nın penyuvardan sıyrılarak yatağa atlarken ta kalçalarına kadar açılan biçimli bacaklarına ortası derin bir hatla ayrılmış sırtına ve omuz başlarının fildişi rengindeki yuvarlaklarına dikkat bile etmedi; lenfavi (Ağır ,soğukkanlı) lakayt bir tavırla tuvalet masasının önüne yaklaştı. Uzun bir müddet aynada kendine baktı, sonra bir tırnak takımı içinden ince bir törpü aldı, şezlonga uzandı ve tırnaklarını yontmaya başladı.
Kuniral, zayıf, uzun ve saçları iyi taranmış bir gençti o. Yüzünün hatları gayri muntazamdı, ağzı büyüktü. Fakat, gözlerinin yorgun ve aynı zamanda hummalı bir bakışı vardı. Esasen, kadınların hoşuna giden tarafı -zira, kadınlarca Faik Bey pek çok rağbet kazanmış bir delikanlıdır- en ziyade bu bakışı idi. Küçük yaşından beri Avrupa'nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için tavır ve hareketlerinde hiç sahte görünmeyen bir Frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı.
Bir mecliste hikayeler anlatmayı, kadınlara üstü kapalı imalı lakırdılar söylemeyi, oturup kalkmayı, piyano çalmayı, dans etmeyi, hulasa Garplı salon adamının bütün gösterişlerini kendine tamamıyle mal etmiş, mevcudiyetine sindirmişti; sair gençler, onun yanında beceriksiz, çiğ, züppe, çocuk ve bayağı görünürlerdi.
Seniha, gözleri yarı kapalı, uzun kirpikleri arasından Faik Beyi süzdü. Onda hiç uyumamış bir adam hali vardı, gözkapakları sarkmış ve ağzının iki tarafındaki çizgiler derinleşmişti. Seniha, bir uyku arasından gibi seslendi:
Faik Bey, dün gece neredeydiniz?
Dün gece mi? Söyleyemem!
Aman, ne kadar can sıkıcısınız.
Can sıkıcı... Asıl sizin sualiniz...
Genç kız yatağında sinirli bir hareketle döndü, yüzünü duvar tarafına, arkasını Faik Beye çevirdi ve bu hareketten sonra yarıya kadar sıyrılan yorganın açık bıraktığı yerlerden Seniha'nın sırtı ta beline kadar göründü. Delikanlı bakmadı bile. Genç kız sayıklar gibi bir sesle, sözüne devam etti:
Öyle ise, neredeydiniz size ben söyleyeyim.
Ne iyi, beni zahmetten kurtarmış olursunuz.
Faik Bey, siz dün gece çok fena şeyler yaptınız.
Faik Beyin dün gece yaptığı şey gerçi çok fena idi. Sabaha kadar kumar oynamış ve hayli kaybetmişti. Naim Efendi, Kasım Paşa -Faik Beyin babası- ile pek eski ve pek samimi ahbap olmakla beraber, oğluna, birçok sevimsiz ve serbest hareketleri bir yana, asıl bu kötü huyu için hiç tahammül edemezdi. Kaç defa Cemil'e münasebeti kessin diye damadı ve kızı nezdinde teşebbüste bulundu. Kaç defa Cemil'i karşısına alıp nasihat verdi ve hatta yalvardı.
İhtiyar; dindar ve namuslu kimseler nazarında kumar, seyyiatın (Kötülüklerin, günahların) en müthişidir. Ocakları söndüren bu, evleri yıkan bu, insanı hırsızlığa, cinayete, intihara sevk eden budur; bunlar, kadını kumar nispetinde tehlikeli zannetmezler. Bunun içindir ki, Naim Efendi, Faik Beyin, Seniha'nın yatak odasına girip çıkmasından ziyade, Cemil'in onunla beraber geç vakitlere kadar dışanda kalmasından ürker ve endişe eder.
Bu hususta hissi onu aldatmıyor. Hakikaten Faik Beyde kumar iptilası her iptilanın fevkindedir, o daha şimdiden kadından bıkmış ve sevdadan yorulmuştur. Nitekim o gün, akşam üstü çaydan sonra kadınlar gülüşüp konuşmaya o kadar meyyal, gençler fısıldaşıp söyleşmeye o kadar teşne iken Faik Bey ısrarla, bir poker partisi yapmak teklifınde bulundu ve meclisin umumi itirazlarına rağmen, salonun bir köşesinde bir kare teşkil etmeye muvaffak oldu. Zira, Cemil'den başka Madam Kronski ve Beyoğlulu diğer birkaç madam, bu oyunun coşkun heveskarlarındandılar.
Seniha, salonun diğer bir köşesinde arkadaşlarından iki genç kızla biraderinin dostlarından iki genç adam ve yeni evlenmiş bir hanımdan bileşik bir grup ortasında büyük halasının torunu Hakkı Celis'in kendisine okuduğu şiirleri dinler görünüyordu. Ta içinden Faik Beye kızgındı. Zira, bu meclislere revnak (Parlaklık,süs) verebilecek yalnız onun sohbetleri, onun esprileri, onun şakalarıydı. O, bir köşeye çekilir çekilmez oda, suyu çekilmiş bir havuza dönüyor ve hiç kimse ne yapacağını bilemiyordu. Seniha'nın ise, başkalarının sözlerinden dehşetli bir surette içi sıkılıyordu. Hele halazadesi Celis'in şiirlerine hiç tahammülü yoktu. Bu genç, kendisinden ancak bir iki ay küçük olmasına ve şimdiden birçok şiirleri bazı mecmualarda çıkmış olmasına rağmen, ona, parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Hakkı Celis her okuduğu manzumenin sonunda:
Abla, dün gece bir sonnet daha yazdım. Haftaya Nihal mecmuasında çıkacak; derken, Seniha, aklı başka yerlerde: Güzel! Güzel! diyordu ve genç çocuk bundan cesaret alarak tekrar okumaya başlıyordu.
Mamafih, Seniha'nın yanındaki genç kızlar bu şiirlerden pek çok zevk alır gibiydiler. Gözlerinin içinde bir cezbe aydınlığıyle genç şaire bakıyor ve her inşadın (Okuma, okuyuş) sonunda:
Aman, ne fevkalade, ne fevkalade!.. Kuzum, bize bunu bir kağıda yazıverin, diyordu. Heyecanlarında az çok samimi idiler. Bu iki hemşire, şiiri musikiye tercih edenlerdendi. Nitekim, yanlarındaki genç adamlardan biri kalkıp da Seniha'dan bir parça piyano çalmasını rica eder etmez, bunlar , Celis'i ta dizlerinin dibine çağırdılar ve yalvaran gözlerle:
Devam ediniz, siz devam ediniz, dediler.
Seniha, bütün hıncını şimdi piyanodan alıyordu. O delikanlılar yanıbaşlarında duruyor ve biri notanın yapraklarını çevirmekle, diğeri çalınan havayı terennüm etmekle meşgul oluyordu. Demincek onların grubunda bulunan yeni evlenmiş bir genç kadın, dinlemek için ta yakına geldi ve bir murakabes vaziyeti aldı. Seniha, bilinmez nedendir, hem bu , genç kadına hem de o genç adamlara kızıyordu.
Macit Bey, yaprakları çabuk çeviriyorsunuz! diye çıkışmış; birkaç dakika sonra, öbürüne: Amma da yanlış söylüyorsunuz, Nazif Bey! demişti.
Sonra, çaldığı hava bitip de taburenin üstünde arkasına döndüğü zaman, hala dalgın ve coşkun tavrını muhafaza eden genç kadına:
Belkıs, kendine gel, çaldığımız bir bar havası idi; diyerek güldü ve salonun bir tarafında pokerciler grubunu, diğer köşesinde o genç kızlarla küçük Celis'i görür görmez derin bir can sıkıntısıyle tekrar piyanosuna döndü: Şimdi söyleyin, daha ne çalayım, Macit Bey? dedi. Macit Bey, notaları karıştırıyordu. Bu, kendini beğenmiş ve her şeyi bilmek iddiasında bir genç adamdı. İstanbul'da en iyi giyinen ve kadınlar nezdinde en çok rağbet kazanan Türk gencinin kendisi olduğuna emindi.
Gerçi, bazı geceler onun sabaha karşı Beyoğlu barlarında Viyanalı fahişelerle vals ettiğini ve her akşam üstü, kıyafetine ait bir iş için, Mir'e uğradığını bilenler vardı. Fakat zengin dostlar alemindeki muvaffakıyetlerinden hiç kimsenin haberi yoktu. Mütemadiyen kadın peşinde koştuğu görülür. Lakin bunlardan birine yaklaşıp da, konuştuğu henüz vaki olmamıştır. Bir gün Seniha ile biraz açılmak teşebbüsünde bulundu ve genç kızdan şu cevabı aldıydı:
Macit Bey, siz benim tipim değilsiniz. Ben, esmer ve uzun boyluları severim. Siz, kısa ve beyazsınız. Ben, giyinişte biraz itinasız olanları severim, siz ise, henüz ütüden çıkmış kostümlerinizle ve dimdik duruşlarınızla tıpkı elbise mağazalarının camekanlarındaki mankenlere benziyorsunuz. Sesinizin ahengi hoşuma gitmiyor. Sonra ben, her şeyden evvel beni beğenen erkekleri severim, siz ise kendinizden başka kimseyi beğenmez gibi görünüyorsunuz.
Nazif Beye gelince, o da Macit Beyden pek farklı bir insan değildir. Esasen bütün gün, bütün gezmelerinde, bütün eğlencelerinde beraberdirler. Beyoğlu'nda, Doğruyol'da onları ayrı ayrı gören hiç olmamıştır. Biraz da akrabadırlar. Macit Beyin babası Abdülhamit devrinde ailesiyle beraber Beyrut'a sürüldüğü zaman, uzun müddet Nazif Beyin babası Afif Paşanın evinde misafır kaldılar ve teyzesinin kızını, Nazifin halazadesine verdiler. Afif Paşa, şimdi ayan azasındandır, Macit'in babası Enis Paşa ise, ilanı meşrutiyeti müteakip sıra ile birçok nezaretlere geçmişti.
Poker masasından yükselen gürültü adeta piyano sesini boğuyordu. Seniha tuşlara daha büyük bir şiddetle bastı. Sonra, yarı ciddi yarı sahte bir asabiyetle yerinden kalkıp oyunculara doğru gitti:
Yeter artık, burayı bir tripo'ya çevirdiniz;' dedi ve Faik Beyin önündeki fişleri karıştırmak, dağıtmak istedi. Fakat, daima o kadar lakayt, şakacı, tahammüllü ve rint olan Faik Bey, oyunda gayet ciddi ve asabiydi, genç kızın omzunun üstünden uzanan elini bileğinden yakaladı, arkaya doğru itti. Cemil, gayet gevrek bir kahkaha ile gülüyor:
Seniha, bırak! Kaybediyor, kaybediyor, zavallı! diyordu. Beyoğlulu madam pek zarif bir nükte söylüyormuş gibi:
E, oyunda kaybeden aşkta kazanır, dedi.
Ve madamın baş ucunda duran Macit Bey bu sözü üzerine alınarak gülmeye başladı. Seniha, gittikçe artan bir asabiyetle şiir okuyanlara doğru gitti ve afacan, şımarık bir çocuk tavrıyla Hakkı Celis'in uzun perçemli saçlarından yakalayıp yukarı doğru çekti. Biçare genç sapsarı kesildi ve ağzında yarım kalmış bir mısra ile gülmeye çalıştı. İki hemşireden birisi, Nuriye Hanım, saçları çekilen genç şaire şefkatle bakarak:
Zavallı şair! İşte sizin nasibiniz bu... dedi.
Öbürü, Neyyire Hanım, Celal Sahir Beyden birkaç mısra okudu:
-Saçlarım, saçlarımla eğlenme!
Bırak onları nasıl perişansa
Öyle kalsın ve ihtizaz-ı mesa...
Seniha, şimdi munis bir kedi gibi Hakkı Celis'e sokuluyor, bir kolunu genç adamın ensesinden geçirip, dizlerinin üstüne oturuyor, diğer eliyle çenesini okşuyordu.
Zavallı çocuk, zavallı çocuk... Ne kadar sarardın! A, ne kadar sapsarı kesildin! Söyle bana, 'mesa' ne demek?
Küçük şair heyecandan tıkanıyordu. Genç kız, elini halazadesinin göğsüne götürdü ve birden sanki o göğüs üstünde gezinen eline bir iğne batmış gibi, yerinden fırlayıp hayretle geri çekilerek:
Ayol baksanıza, kalbi yerinden kopacak, kalbi yerinden fırlayacak... Öyle çarpıyor, öyle çarpıyor ki!.. diye haykırdı.
Nuriye ve Neyyire Hanımlar sıra ile ellerini Hakkı Celis'in göğsü üstüne koydular ve aynı hayretle genç adamın yüzüne baktılar. O, artık heyecanını saklayamayacak bir haldeydi; koşarak salondan çıktı. Neyyire Hanım:
Biçare genç, çok hassas! dedi.
Ve manidar gözlerle Seniha'nın yüzüne baktı. Seniha şimdi poker grubuyla meşguldü, dalgın dalgın cevap verdi:
Evet, lüzumundan fazla.
Akıbet saat yedi buçukta oyun nihayet buldu. Birer birer masanın başından kalktılar. Faik Bey ziyanını çıkarmış, hatta biraz da kazanmıştı: Gülerek, Seniha'ya yaklaştı:
Hangi elinizdi, bakayım, önümdeki fişlere dokunan?
Ve kendine uzatılan eli dudaklarına getirerek ilave etti:
Sevgili el, biraz dokunur dokunmaz öyle bir şans getirdi ki, bu adeta bir peri eli...
Beyoğlulu madam, yine aynı soğuk zarafetiyle bir nükte daha söylemek istedi:
Ama, bu sizin için bir cihetten hiç iyi değil, dedi. O el fışlerinize dokunur dokunmaz kaybetmek sizin menfaatinize daha uygundu.
Faik Bey, geniş bir kahkaha ile cevap verdi:
Oh, kalpten evvel kese... diyerek Neyyire Hanımların yanına seğirtti. Onlar, Faik Bey daha söze başlamadan kırıtıp gülüşmeye koyuldular; zira biliyorlardı ki bu genç adam, tuhaf ve şakacıdır. Biraz ötede Cemil, arkadaşlarıyle koltuklara kurulmuşlar, sigara içiyorlar ve yüksek sesle konuşuyorlardı. Faik Bey biraz da onların yanında kaldı, sonra piyanoya yaklaşarak, ayak üstünde yarım bir hava çaldı. Daha sonra birden mihaniki bir hareketle salondakilere döndü. Yerlere kadar bir reverans yaptı:
Hanımlar, efendiler, au revoir!
Seniha:
A, niçin? Bu akşam yemeğe kalmayacak mısınız? Öyle dememiş miydiniz? diye soruyordu. Faik Bey:
Kalmak isterdim, fakat kabil değil, bilseniz... Kabil değil, dedi ve çıktı gitti.
Öbür davetliler de sekiz buçuğa doğru birer birer çıkıp gittiler. Cemil de sıvıştı. Madam Kronski odasına çıktı.
Seniha alacakaranlıkla dolan salonda bir müddet yalnız kaldı, alacakaranlıkta, bu genç kız, bembeyaz görünüyordu. Pencerenin önünde koltuğun içine atılmış bir demet zambak gibiydi. Düzgün ve narin endamı şeklini kaybetmiş, bu ılık yaz akşamında sanki eriyordu. Ruhunda da böyle bir eriyiş vardı. Derin bir iç sıkıntısı bu alacakaranlık gibi asabını sarmıştı. Niçin öbürleriyle beraber çıkıp gitmemişti? Bütün gece bu koca evin içinde yapayalnız ne yapacaktı? Bu ev, bazı günler, bazı saatler ona bir mezar gibi görünüyordu. Nefesi darlaşıyor ve sokağa fırlamak, koşmak, haykırmak istiyordu. Ta on dört yaşından beri kalbinde bilmediği yerlerin, görmediği şeylerin, tanımadığı kimselerin hasreti vardı. Fransızca, Nereye kaçmalı? sözü dilinde daimi nakarattı. Bu memlekette ve bu konakta ona her şey dar, az ve adi görünüyordu. Eşya, arzusuna göre değildi. Evin nizamı her türlü ihtişamdan ari idi (Uzaktı), büyük babası, annesi, hatta bazen babası ona, lisanlarını anlamadığı, hareketlerinden ürktüğü başka cinsten birtakım mahlukat gibi geliyordu.
Biraz Madam Kronski ile anlaşabiliyordu. Bu kadın, ona Avrupa'da sürülen yüksek hayatın bazı safahatına dair hikayeler anlatır ve hayalindeki aleme cari verirdi. Zira, Madam Kronski -kendi iddiasına göre- Lehistan'ın en eski ve asil ailelerinden birine mensup bir devlet düşkünü idi. Avrupa'nın muhtelif yerlerindeki şato eğlencelerine, Çar sarayının merasimine, at üstünde sürgün avlarına, Almanya'nın, İsviçre'nin kür yerlerindeki palas hayatına, Fransa'nın cenup sahillerindeki gazino safalarına ve nihayet Paris'in salonlarına, bulvarlarına, kahvelerine, tiyatrolarına dair birçok şeyler biliyordu. Seniha bütün bunları dinlerken kendinden geçerdi ve gözlerinde bir humma ateşiyle:
Madam, söyleyin, bu hayata karışmak için ne lazım? diye sorardı.
Madam Kronski şeytani bir tebessümle gülerdi:
Oh, çok zengin olmalı, çok zengin; derdi.
Ve kaybolan servetlerinden bahsetmeye başlardı. Annesinin bir inci gerdanlığı vardı ki babası bir banka işinde iflas ettiği gün, tamam yüz bin liraya satılmıştı. Bütün Varşova'da bu incinin bir mislini daha bulmak kabil değildi. Gerçi, Nis'te, Kontes bilmem kimin; parmağındaki zümrüt yüzük de efsanevi bir kıymeti haizdi. Fakat, Monte Karlo'da bir kumar masası başında yarım milyon franga gitti.
Madam Kronski:
Çocuğum, görmeliydin bu kumar masası etrafındaki ziynet ve ihtişamı ve ortada dönen paranın miktarını; derdi, kadınların elleri mücevherattan adeta kımıldayamayacak derecede ağırlaşır; yeşil çuhanın üstüne sarı altın, küreklerle dökülür, boşaltılır.
Seniha, Madam Kronski ile hasbıhallerinin bu hasis tarafını hiç sevmezdi. İçin için tantana ve debdebeye, iyi kumaşlara, nadide mücevherata pek düşkün olmakla birlikte, haddizatında paraya büyük bir ehemmiyet vermezdi. İsterdi ki bütün bu güzel şeyler kendiliğinden önüne yığılsın. Nereden geldiğini, kimin aldığını bilmesin. Halbuki ömründe ilk defa böyle bir genişliğin tadını tatmamıştı. Gerçi, arzularının birçoğu tatmin ediliyordu. Fakat, o kadar ağır bir tarzda ve o kadar güçlüklerle ki, hepsinin sonunda ilk şevkinden eser kalmıyordu. Zaten pek maymun iştahlıydı; birçok gürültü, birçok inat ve ısrar ile istediği şeyler olur olmaz, kalbine derhal bir bıkkınlık gelir ve biraz evvelki arzusu hemen bir isteksizlige dönüverirdi. Seniha'nın dolabında hiç giyilmeden modası geçmiş, sararıp solmuş ne kadar elbise, senelerden beri kunduracıdan geldiği gibi duran kaç çift kundura vardır.
Her Beyoğlu'na inişte alınıp bir kenara atılmış mendil, eldiven, çorap gibi eşya ise yığınlar teşkil etmektedir. Bütün bunlara rağmen Seniha, yine büyükbabasını lüzumundan fazla pinti, babasını hala ağlanacak derecede züğürt bulur ve bazı böyle sıkıntılı akşamlarda kendisini dünyanın en bedbaht ve en yoksul kızlarından biri telakki ederdi.
Gerçi, son zamanlarda Naim Efendi konağında, bir yabancının bile gözüne çarpacak derecede bazı değişiklikler oldu. Bu sene yalıyı kiraya verişleri bunlardan biriydi; atlardan birinin ölümü üzerine diğer atı da satıp, hususi araba kullanmaktan vazgeçişleri ve arabacı ile seyisleri savışları bunlardan ikincisiydi. Altı aydan beri Madam Kronski'nin maaşını veremeyişleri ve Beyoğlu'nda bazı terzi ve tuhafiyeci hesaplarını ödeyemeyişleri bunlardan üçüncüsü ve belki de en ağırıydı.
Seniha, akşam karanlığında bütün bunları düşünürken büyükbabası Naim Efendi, yavaş yavaş salonun ortasına kadar gelmiş ve:
Seniha, kızım! Seniha, sen misin? diye seslenmişti.
Genç kız cevap vermedi. İhtiyar adam sordu:
Yavrum, niçin karanlıkta oturuyorsun?
Ve arkasında koridordaki lambaları yakmakla meşgul hizmetçiyi çağırdı:
Marika, buranın lambasını da yak!
Sonra gitti, pencerenin yanında torununun tam karşısında bir koltuğa oturdu. Naim Efendi, evin içinde herkesten ziyade Seniha'yı severdi ve ona kendini sevdirmek için adeta yaltaklanırdı. Fakat bu akşam, Seniha'yı o kadar küskün ve kasvetli buldu ki, ağzını açıp bir kelime daha söylemeye cesaret edemedi.
Seniha hiç beklenilmeyen bir anda, birdenbire yerinden fırladı ve büyükbabasının dizlerine oturarak bir kolunu boynundan geçirdi -bu, onun mutat hareket tarzlarından biridir- ve ağzını ihtiyarın kulağına yakla |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/6/2007 - Tarık Buğra’nın “Gençliğim Eyvah” adlı romanın
|
“Gençliğim Eyvah” ,yazarın Türkiye’de, gençliğin içine düşürüldüğü tuzakları ve siyasi oyunları bizlere çarpıcı bir biçimde yansıtmasıdır.Kitap ; gerçek hayatlarının farkına varamamış , içine düşürüldükleri oyunlar nedeniyle kendi kişiliklerinin bilincinde olmayan gençlere , bu kaostan kurtulmaları için bir ışık yakmaktadır.Yıllarca , bulundukları konum itibariyle gençliği sömürerek ve yok ederek kirli amaçlarını gerçekleştiren , tek amaçları da kendi çıkarları doğrultusunda bütün değerleri yıpratmak olan kişilerin , temiz insanların içindeki saf duyguları sömürüşleri , kitapta en çarpıcı yönleriyle işlenmiştir. ESERİN İNCELENMESİ: KONU: 1-)İhtiyar’ın tanıtılması ve politikaları:Birinci Dünya Savaş sıralarında yeni üniversite mezunu olan İhtiyar,bir şeyhin tek oğludur.O yaşa kadar iyi bir eğitim gören İhtiyar üniversite yıllarında kurallara aykırı davranışlardan kaçınmıştır.Daha o çağda bile birçok dil bilen , zeki ve çevresinde sevilen İhtiyar evliliğinden sonra , kendinin düzenlediği gizli işler çeviren biri olur.O , halkın değer verdiği her şeyi hiçe sayan , kendinin üstünde büyük değer veya kişi tanımayan bir kaos yaratıcısı haline gelmiştir.Kendisini kimsenin övmesine müsaade etmez.Kendinden üstün bir deha tanımaz.Yaşlılık yıllarına doğru , halktan ve kutsal değerlerden duyduğu tiksinti en üst dereceye ulaşmıştır.Vatanseverliğe lanet okur ve kendisini vatansever olarak niteleyenleri paylar.O’nu böyle hareket etmeye yönelten bir kompleksi , eksikliği yoktur.O’na göre kendisi bu işin yeni varisidir. Çevresinde O’nun bu saldırı ve yıkım girişimlerine neden giriştiğini merak edenler , ve hatta kendisine bunun sebebini soranlar olduysa da bir yanıt alamamışlar , hatta terslenmişlerdir.İhtiyar , 1930 lu yıllardan beri Büyük bir güç elde etmiş , her geçen gün daha da güçlenerek imparatorluğunun doruk noktasına ulaşmıştır.O’nun en büyük kini devlete karşıdır.Devlet denen yapının birkaç ucuz insandan oluştuğunu ileri sürer ve devleti kendi organlarıyla yıkmak için yıllarca çalışır.Bu kirli amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı en büyük koz ise gençliktir. 2-)Delikanlının tanıtılması ve İhtiyar ile Delikanlının ilk temasları : Delikanlının adı Raşit’tir.ailesinin en büyük oğludur.Babası Anadolulu bir memurdur.Liseyi il de bitirmiş ve daha sonra hem çalışıp hem de okumak ümidiyle İstanbul’a,üniversiteye girmiştir.Üniversite yıllarında bir çok işte çalışır.Raşit ; bilgili,çalışkan ve öğrenmeye hevesli bir gençtir.Hayatta büyük değer verdiği dehalar vardır , örneğin: Atatürk.İçinde hep bir madalya alma,karşı tarafla savama duygusu hakimdir.o hep savaşanların arasında elinde bayrak , savunduğu fikrin uğrunda her şeyi yapmayı düşleyen biri olmuştur.İhtiyara göre ise bu çok ucuz bir düşüncedir.O’na göre Ufak insanlar alanlarda dövüştürülür,büyük dehalar ise bu dövüşün oynatıcılarıdır.Delikanlı İhtiyarla ilk kez bir anfi de , derste karşılaşır.Delikanlı öğrenci , ihtiyar ise profesördür.İhtiyarın daha ilk konuşmalarında delikanlı bu adamda bir gariplik olduğunu anlamış ve bu yaşlı adamdan tedirgin olmuştur.Delikanlının tepkisine yol açan bu ilk derste , ihtiyar sınıfı hedef alan ve alaycı bir söz söyler , bunun üzerine delikanlı söz alarak karşılık verince ihtiyar delikanlıyı ve ondaki sırrı ilk kez görür.Bu günden sonra ihtiyar delikanlının izini üniversitedeki genç hizmetkarları aracılığıyla güdecek ve onun hakkında bilgi edinmeye başlayacaktır. 3-)Delikanlıya oynanan oyunlar ve teşkilata çekilişi:Delikanlı önceleri oldukça fakir olan yaşantısının yavaş yavaş değiştiğini , yeni işlere girerek iyi para kazanmaya başladığını fark eder.Girdiği işler ise ihtiyar’ın O’nu kendi örgütüne daha da yakınlaştırmak için oynadığı oyunlardır.İhtiyar delikanlıya ikramiyeler verdirmekte , O’nun hayatını değiştirmekte ve güzelleştirmektedir.Delikanlı ise kendisine oynanan bu oyunların henüz farkında değildir.O işini ve parasını kendinin kazandığını düşünmektedir. Henüz İhtiyar’ın politikasını ve kirli işlerini öğrenmemiştir.Artık sık sık İhtiyar’ın mekanı olan lokantada İhtiyar ve dostları ile yemekler yer, sohbetler eder.İhtiyar her konuşmasında delikanlıyı daha da etkilemektedir.İhtiyar’ın delikanlıya oynadığı en büyük oyun ise , Güliz adlı örgütüne mensup bayan ile delikanlının arasını yapması ve delikanlının ondan hoşlanarak kendisinden ve örgütünden kopamaz hale gelmesidir. 4-)Delikanlının uyanışı ve İhtiyarın gizli yüzü:Delikanlı zamanla girdiği işlerin elde ettiği paranın İhtiyarın oyunları olduğunu anlamıştır.Artık İhtiyarın kirli politikalarının da bilincindedir. Kendisine oynadığı Güliz oyununu ise hazmedememektedir. Güliz onun İhtiyardan kopmasını engellemektedir çünkü eğer İhtiyardan uzaklaşırsa ihtiyar ona gülizi bir daha göstermeyecektir.Güliz ise yavaş yavaş delikanlıdan hoşlanmaya ve ihtiyardan soğumaya başlar. Delikanlıyla birlikte o da İhtiyarın kirli yüzünü daha iyi görmüş ve delikanlıya olan büyük aşkı onu bu örgütten uzaklaşmaya itmiştir.Ancak böyle bir uzaklaşmanın ikisi için de ölüm olacağını bilmektedir.Bu nedenle İhtiyarın kendisine verdiği rolü oynuyormuş gibi yapmakta karar kılar ve delikanlıya düşüncelerini anlatır.Delikanlı bir süre Güliz’in gerçekten kendini sevip sevmediği konusunda şüpheye düşecek , bu aşkın da ihtiyarın bir oyunu olduğunu düşünecektir.İhtiyar ise iyiden iyiye delikanlıyı en önem verdiği insanlar listesine almıştı.O’n imparatorluğunun varisi olarak görüyordu.Akla gelmez ufak ve türlü oyunlarla Delikanlıyı her gün kendisine yakınlaştıran oyunlarına devam eden ihtiyar , oynadığı Güliz oyununun başarılı olduğunu ve delikanlının da gülize karşı duygular beslediğini fark etmiştir.Artık delikanlı ihtiyardan tiksinse de , Güliz nedeniyle bu örgütten kopamayacaktır.Güliz ise bir yolunu bulup ihtiyardan ve örgütünden kaçarak sadece Raşit le olmayı düşlemektedir.İhtiyara delikanlıyı gerçekten sevdiğini belli etmemeye çalışmaktadır.İhtiyar ise yavaş yavaş Güliz in delikanlıyı gerçekten sevip sevmediği konusunda şüphelenmeye başlar ve Güliz in bunu belli edebilecek bir hareketini arar.Güliz ise hiçbir açık vermez.İhtiyar ideolojilerini bir bir delikanlıya dayatmaktadır , hatta delikanlının önem verdiği dehalara hakaretler ederek O’nu kendi büyüklüğüne inandırmaya çalışmaktadır.Delikanlı zaman zaman İhtiyarın politikasına ters düşen düşüncelerini açıklamakta ve bu İhtiyar’da büyük öfke uyandırmaktadır.Bu arada İhtiyar , politika çevresi ve gençleri kullanarak kirli oyunlarını birer birer sergilemektedir.Raşit artık O’ndan tiksinti duymaktadır. 5-)Raşit’in isyanı ve İhtiyarın çöküşü:Artık Raşit İhtiyar’ın bu çirkin politikasında kendisine sunduğu varisliği reddetmektedir.O İhtiyardan sadece bir tek şey ister : Bir eylemde yer almak veya bir görevi yerine getirmek , kısacası ihtiyar’ın kullandığı binlerce maşadan biri olmak.Bunun nedeni yıllardır içinde büyüyen savaşmak duygusu ve madalya almak övülmek isteğidir.O her zaman bu insanlara hayran olmuş , yaptıkları cesurlukları örnek almıştır.İhtiyar ise O’nun bu isteği karşısında O’na çok kızar , varis olarak yanlış birini seçtiğini düşünmektedir , bir yandan da ona bu görevi vermeye razı olur.Delikanlı ise karmaşık duygular içindedir.Güliz le süren aşkları bir çıkmaza girmiştir ve o artık güliz uğruna daha fazla ihtiyarın politikalarını çekemez hale gelmiştir.Bir yandan da İhtiyar’ın yıllar boyunca harcadığı gençleri , politikacıları , yazarları , felsefecileri görmektedir.İhtiyar O’na bir elçilik bombalama işi verir , Güliz ise Delikanlı’yı bu görevden vazgeçirmeye çalışmaktadır.Delikanlı O’nu dinlemez fakat tam elçiliği bombalayacakken , İhtiyardan öcünü almaya karar verir.Elçilik yerine İhtiyar’ın eğlence mekanı olan gazinoyu bombalar.Buna son derece öfkelenen İhtiyar bir süreliğine istanbuldaki konağından uzaklaşarak İzmit tarafındaki bahçe evine yerleşir ve burada delikanlıyı bekler.O’nun buraya geleceğinden ve kendisini öldürmek isteyeceğinden emindir.O geldiğinde ise kendisi hazır olacaktır.Delikanlı her geçen saniye İhtiyarı ve yaptıklarını düşünmektedir.Anfilerden sökülen gençler ve kaybolan kocaman bir nesil.İhtiyar büyük bir kitleyi kirli oyunlarında harcamıştır.Bu sırada Güliz Delikanlıyla buluşarak İhtiyar’ı öldürme görevini kendisinin üstlenmesi gerektiğini , çünkü Delikanlı’nın İhtiyar’ın olduğu yere gider gitmez öldürüleceğini söyler.Delikanlı zor da olsa buna razı olur ve Güliz yola koyulur.Kendi gençliğini ve kadınlığını çalan , O’nu hep oyunlarını gerçekleştirmek için bir oyuncak gibi kullanan bu adama öfkesi , Raşit’e olan aşkına yaptıklarıyla daha da sertleşmiştir.Kız yola koyulur,İhtiyar’ı zehirleyecektir.İhtiyar’ın evine yaklaştığında Raşit’e telefon eder ve bu sırada azından İhtiyar’ın evinin yerini kaçırır.Delikanlı kendisine hakim olamayarak yola koyulur.Güliz ise amacına ulaşmıştır , İhtiyar kızın verdiği zehirli ıhlamuru içmiştir.Bu sırada Delikanlı eve gelir ve korumalar tarafından yakalanır.Korumaları alt eden delikanlı ihtiyarın odasına doğru yola koyulur.İhtiyar zehrin etkisiyle beraber kızın ihanetini anlar ve O’nu tam kalbinden vurur.Bu esnada içeriye giren delikanlı kızın cesedi ve can çekişen İhtiyarla karşılaşır.İhtiyar son bir hamleyle Delikanlıyı bacağından vurur ve ölür.Delikanlı oradan uzaklaşır ve İhtiyar’ın harcadığı nesli düşünerek ölümünden mutluluk duyar. ÇEVRE: Olaylar , İhtiyar’ın ölümü dışında İstanbul ve çevresinde geçmektedir. ZAMAN: Olaylar , İhtiyar’ın 1930 ve sonraki yıllarda politikalarını uygulamaya koymasıyla başlar ve 1980 li yıllara kadar uzanır. TEZ: 1-)Kendi ideolojileri uğruna , gençliği sömüren kişiler vardır. 2-)Gençlik bu sömürücülere karşı uyanmalı ve karşı koymalıdır. ANA DUYGU:Yaşam sevgisi ve gençliğin sömürülüşüne duyulan kin. KİŞİLER: İhtiyar:Gençleri sömüren ve devlet yapısını yıkmak , varolan tüm düzenleri değiştirmek , tüm insanları aşağılamak gibi amaçları olan ve bu yolda insanları harcayan yaşlı bir adam. Delikanlı:Saf ve temiz duyguları olan , zeki , bilgili ve düşünen bir genç. Güliz:İhtiyar’ın oyunlarına alet ettiği , güzel ve bilgili bir kız. İhtiyar’ın hizmetkarları:İhtiyar’ın örgütüne kattığı ve içlerindeki savaşmak duygusundan yararlandığı gençler,politikacılar,gazeteciler , öğretmenler vs... DİL VE ANLATIM: Yazar , akıcı bir dille olayları bölmeden anlatmış.Bol sıfat ve tamlamaya yer vermiş.Kişilerin düşüncelerini aktarmada oldukça başarılıdır. SONUÇ: Yazar bu eserle , yıllardan beri Türkiye’de varolan anarşiyi göstermektedir.Roman büyük çoğunlukla yaşanmış olayları yansıtmakta fakat kitabın sonlarına doğru yazarın ideolojisini yaymak için yazdığı bir yapıt görünümü kazanmaktadır.Yazar anarşiyi ve bu harekete hizmet etmiş bütün çevreleri kötülemektedir.bu çevreleri ise kesin çizgilerle belirtmektedir. Gençliğe verdiği mesajlar açısından ise yararlı bir eserdir.Bu tür ideoloji , din , kültür sömürücüleri günümüzde de yaşamlarını sürdürmektedirler. Bunlara karşı uyanık olması gereken gençlik , kendi değerlerini ve kendi ideolojilerini savunmalı , kimsenin fikrini yaymak için ölüme gitmemelidir.Kullanılmış bir nesil olmamak için direnmelidir.Gençlik yıllarında yaşanması gereken güzel duyguları yaşamalı ve hayatın en önemli evrelerinden olan bu yılları bu tür kirli amaçlara hizmet ederek harcamamalıdır.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/6/2007 - fareler ve insanlar
ROMAN İNCELEMESİ
1-) Yazarın ele aldığı olay
nedir?
Yazar;romanında
bir tanesi zeki,diğeri ise zeka özürlü iki arkadaşın
hayalini kurdukları çiftliğe sahip olmak için gerekli
olan parayı kazanmak için çalıştıkları çiftlikte
yaşadıkları olayları ve verdikleri mücadeleyi ve anlatıyor.
2-) Yazar olaylar içinde
konulara,değerlere nasıl bakmış?Eserde bu kavramlara kendi
anlamları dışında bir anlam verilip verilmediği yazarın hayal
gücü araştırılacak.
Yazar
olaylar içinde konulara objektif olarak bakmış ve değerleri
tıpkı o olayları kendi yaşamış gibi gerçekçi
anlatmıştır. Bunun yanı sıra eserinde benzetmelere ve tasvirlere
ağırlık vermiştir. Bunlar yazarın hayal gücünün
bir göstergesidir.
3-) Olayda merkez kişi kim (
açıklayarak ) kişi incelemelerinin eserdeki yeri nedir? (
Örnek cümlelerle ruh tahlillerini yazınız. )
Bu
eserde ele alınan olayda merkez kişi olarak tek bir kişi belirtmek
yanlış olur. Çünkü olayın merkezini oluşturan
iki kişi var,tüm olaylar bu iki kişi üzerinde geçiyor.
Bunlar ufak tefek,çevik hareketli biri olan George ve onun can
yoldaşı iriyarı,suratsız,unutkan ama iyi kalpli biri olan Lennie.
Yazar kişileri anlatırken kullandığı tasvirlerle okuyucunun
hayal gücünü kullanıp,kafasında tam anlamıyla bir
kişi oluşturmasını sağlamıştır.
örnek:
“Şekilsiz suratlı,iri,açık renk gözlü,geniş
fakat sarkık omuzlu kocaman bir adamdı.Lön lön yürürken
ayaklarını ayılar gibi sarkıtıyordu.”
4-) Eserde açık yada gizli
çatışmalar var mı? (Ruh-beden, çirkin-güzel,
gerçek-şiir, şahıs-yer, iyi-kötü, zengin-fakir)
Eserin
genelini açık çatışmalar oluşturuyor. Bedeni çirkin
olan Lennie’nin
temiz
kalbi, akıllı olan George’un,Lennie’nin yaptığı hatalarla
nasıl çileden çıktığı, zengin olan çiftlik
sahibi ile işçi olarak çalışan iki arkadaşın
arasında geçen tartışmaları bu çatışmalar örnek
olarak verebiliriz.
5-) Olay kahramanı ve kahramanlar
doğayı eşyayı nasıl seyrederler.( eşya hareket halindemi? )
bazı maddeler olmayabilir. Nedenini açıkla?
Olayın
kahramanları eşyadan çok doğa üzerinde
dururlar.Özellikle George ve Lennie için hayalini
kurdukları çiftliği düşlerken doğayı seyretmek büyük
bir zevktir.
6-) İnsan yazgısı nedir? (
Tanrı,doğa karşısında açıkça pasif yada aktif bir
durum alınmış mı? )
Olaylar
bir çiftlikte geçiyor dolayısıyla kahramanlar süreli
doğayla iç içeler. Doğanın bir parçası olan
hayvanlardan da olayda sıkça söz edilmiş. Lennie ‘
nin
çiftlikte
sahip olduğu yavru köpeğin ölümünü ve bu
ölümün onu ne kadar etkilediğini, insanın Tanrı
karşısında pasif kalması olarak alabiliriz. Çünkü
insanlar gibi hayvanlarında ölümü Tanrı’nın
yazgısıdır.
7-) Sosyal çevre nedir? (
Olaylar nerede, hangi zamanda geçiyor? ) örnek cümle
ile açıkla.
Olaylar
Salinas Irmağı yakınlarındaki büyük,etrafı
yeşilliklerle dolu,geçimini hayvancılıkla sağlayan bir
çiftlikte geçiyor. Eser hangi zamanda geçtiğine
dair bir bilgi içermiyor.
örnek:
“Salinas Irmağı, Soledad’ın birkaç mil güneyinde
tepenin yamacına pek yaklaşır,suyu derinleşir,rengi yeşile
dönüşür. Ama yinede ılıktır sular.”
8-) Sosyal zümre
hangisi?öğrenci,işçi,köylü,sosyal çevresi
gibi. Öğretmen köy çalışması gibi.
Olayların
sosyal zümresi işçidir. Kendi işine sahip olmak isteyen
iki işçinin para kazanmak uğruna verdikleri mücadeleyi
anlatıyor.
9-) Eserde doğa üstü
varlıklar varmı? (Aklımızın üstünde tipler varmı,akıl
almayan bir kahraman varmı )
Eserde
doğa üstü varlıkların olduğu söylenemez yazar
gerçekçi bir dil kullanmış fakat Lennie’nin
çiftliğin sahibini karısının saçlarını okşarken
boynunu kırması veya az önce söylenen bir şeyi unutması
onu diğer kahramanlardan belkide etrafımızdaki birçok
insandan ilginç kılıyor.
10-) Doğa ve eşya tasvirleri konuya
ve ruh haline uygun mu? ( kahramanın veya yazarın) tasvirler
kişinin ağzından mı yapılmıştır? )
Gerek
doğa gerekse de eşya tasvirleri tek kelimeyle konuya uygundur.
Yazarın yanı sıra kahramanlarda tasvir yapmışlardır.Örneğin
Lennie patronunun karısını anlatırken: “saçları
buklelenmiş sarkıyor,ufacık sosislere benziyordu” cümlesini
kullanıyor.
11-) Varlıklar soyut mu, somut mu
anlatılmış? (hayali mecazi yoksa gerçekmi )
Varlıklar
kimi zaman somut kimi zaman soyut anlatılmış. Eserin genelinde
gerçekçi bir anlatım olsa da,mecazi anlatımlara da
yer verilmiştir.
12-) Zaman ve yerin olayla,
kişilerle, psikolojik ve sosyal ortamla ilişkisi nedir?
Olayın
geçtiği çiftlik kişilerle,sosyal ortamla tam
anlamıyla bağdaşlaşmıştır.
13-) Yazar roman anlatımında nerede
yer almış?Yazar mı konuşuyor?Kahraman mı konuşuyor?Yazar olaya
bakışında taraf tutuyor mu?
Yazar
romanı kendisi anlatmıştır. Ama konuşmalar kahramanların
ağzındandır. Yazar olayları anlatırken son derece objektif bir
yaklaşımda bulunmuştur,taraf tutma gibi bir şey söz konusu
değildir.
14-) Roman yoğunmu, ayrıntıdan
temizlenmiş mi?
Roman
yoğundur. Ayrıntılara çok fazla yer verildiği de
söylenilebilir.
15-) Zaman kavramında geriye dönüş
var mı? Geçmişi hayal etmek gibi.
Eserde
kahramanlar sık sık bir geriye dönüş yaşıyorlar. Eski
anılarından, eski çalışma ortamlarından sıkça
bahsediyorlar.
16-) Eser boyunca kişilerde karakter
değişikliği oluyor mu ?
Arkadaşı
Lennie’yi ne durumda olursa olsun kolluyan,gözeten ve en
önemlisi seven George’un ,eserin sonunda Lennie’yi vurması
eserdeki karakter değişikliklerine verilebilecek en güzel
örnek.
17-) Yazarın iletmek istediği mesaj
nedir?
Yazar
bu kitaba verilebilecek en güzel adı vermiş. Fareler ve
İnsanlar.. Bence alt sınıfı fareler, üst sınıfı yani
zengin kesimi insanlar olarak düşünmüş. Sosyal sınıf
eşitliği olmayan bir çevrede fakir insanların zenginlerle
verdiği mücadele belkide...
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/6/2007 - Denizin Altında 20000 Fersah
|
Kitabın Yazarı= Jules Verne
Kitabın Basıldığı Yer = Altın
Çocuk Kitapları
Kitabın Türü = Roman
Sayfa Sayısı = 223
1866 yılında bir deniz yarattığı
bir çok gemi batırmış. Geceleyin fosforlu ışıklar
saçıyordu. Toplum canavarın ortadan kaldırılmasını
istiyordu. Bunun üzerine Abraham Lincoln firkateyni hazırlandı.
Firkateyne bu konuda uzman olan Mr. Aronnax da (Paris müzesi
Profesörü ,kitabın hayali yazarı) davet edildi .Bunun
üzerine Mr. Aronnax sadık uşağı Conseil’le gitmeye karar
verdi.
Geminin kaptanı canavarı görene
iki bin dolar vereceği için herkes güvertede canavar
gözlüyordu. Kanadalı zıpkıncı , Ned Land canavara
inanmıyordu . Mr. Arronnax basınçla ilgili hesaplar yaparak
canavarın çok büyük olduğunu saptadı. 31.15
Enlem ve 136.42 Boylamında canavar Ned Land tarafından görüldü.
Bu haber üzerine motorlar tam yol çalışmaya başladı.
Amerikan Deniz donanmasının en hızlı gemisi bile canavarın
hızına erişemiyordu. Canavara topla ateş edildi. Canavar vuruldu.
Birden canavar suya battı. Ardından geminin yarısı suyla
kaplandı. Ned Land, Mr. Arronnax, Conseil denize düştüler.
Kendilerini bir kamarada buldular.
Denizaltı mürettebattıyla çeşitli dillerden iletişim
kurmaya çalıştılar . Kamarot yemeklerini getirdi. Sofrada
bilmedikleri yiyecekler vardı. Tabakların üstünde ‘N’
Harfi vardı.
Kaptan odaya girdi . Bağımsız
olacaklardı. Fakat kendisine itaat edeceklerine dahi şeref sözü
aldı. Kaptan Nemo Natilius’un kaptanıydı. Kaptan Nemo Mr.
Arronnax’a geminin bölümlerini gösterdi. Bir odada
Dünyaca ünlü ressamların eserleri vardı . Başka bir
yerde paha biçilmez inciler ve deniz kabukları duruyordu.
Gemide her şey sodyumdan elde edilen
elektrikle çalışıyordu. Nautilus için toplam 350000
sterlin harcanmıştır.
Denizlerde kıtalardaki gibi nehirler
vardır. Golf Strim akıntısı Bengal Körfezinden başlayıp
Malaka Körfezinden geçip Kuzey Pasifiğe dönüyor.
Mr Arronnax iki saat Çin Denizindeki balıkları izliyor.
Ertesi gün Kaptan Mr. Arronnax’ı
Crespo denizaltı ormanında ava davet etti. Profesör daveti
kabul etti. Burada deniz adamı kıyafetinden daha rahat bir kıyafet
kullandılar. Ormanda ağaçların dalları dimdikti.
Hayvanlarla bitkilerin türü birbirine çok
benziyordu.
Natilus Sandwich Adalarının
yanındaki denizin derinliği zannedildiği gibi7200 metre değil
3600 metre olduğunu saptıyor . Natilus iki Fransız tüccar
gemisi olan Boussole ve Astrolabe’nin battığı yer olan
Vanikaro’yu ziyaret etti. Burada (denizin altında) iki volkanik
dağ vardı. MR.Aronnax lavların ateş çıkartmadığını
için şaşırdı. Çünkü oksijen olmadığı
için ateş çıkarmıyordu. Batan teknelerin
gönderilmesi 16.Kral Louis tarafından yollanmış.
Natilus’un havayı temizleme
sitemi tıpkı balinaların ki gibiydi. Balinalar gibi temiz hava
deposunu doldururken su fışkırtıyordu. Gemide arıza çıktığından
Papua sahilinde durdu. Taze et yemek için Ned Land , Conseil
ve Mr.Aronnax ava çıktılar. Ned Land ekmek ağacının
meyvalarını topladı. Bol bol avlandılar. Adadan ayrılırken
yerliler saldırıya geçtiler. Hemen sandalla binip Natilus’a
gittiler. Arıza giderildi. Yerliler Natilus’a doğru saldırıya
geçtiler. Natilus’un kapağı açıktı. Yerliler
tırmanmaya başladı. Mr. Arronnax telaş içindeydi, fakat
Kaptan Nemo yerliler içeriye girmek üzere oldukları
halde telaş yapmıyordu. Yerliler yıldırım çarpmış gibi
yere düştüler. Ned Land olayı merak etti ve güverteye
deydi. O da yıldırım çarpmışa döndü. Katan Nemo
geminin dışına elektrik vermişti.
Mercanların bol olduğu yere mercan
krallığı deniyordu. Burada türlü mercan ağaçları
vardı. Burada insan kendine bir servet yapabilir. Gemide beyni
kafasından çıkmak üzere olan bir adam vardı. Adam
önceden ölmüştü. Onu denizin 200 metre altındaki
mercan mezarlığına gömdüler. Mezarın başında
mercanlardan oluşan haç işareti vardı. Adam öldükten
sonra Dünya ile bağlantısını kesmiş olan Kaptan Nemo çok
üzüldü.
Kaptan Nemo Mr.
Arrannox’a inci avına çıkmayı teklif etti. Profesör
kabul etti. Denizin dibinde bir sürü inci vardı. Renk
,renk, çeşit, çeşit inciler vardı. Kaptan Nemo deniz
altı mağarasında Hindistan cevizi büyüklüğünde
bir inci gösterdi. Onun şu anki değeri 500000 sterlinden
fazlaydı. Onu almadı. Çünkü onun daha büyümesini
istiyordu.
Birden köpekbalığı inci
toplayan Hint adama saldırdı. Onu kurtarmak için hayatını
tehlikeye attı. Köpekbalığı onu öldürmek üzereyken
Ned Land köpekbalığını zıpkınla vurdu. Hintli adamı ve
incileri topladığı keseyi sandala bıraktılar. Adam onları
görünce korktu.
Bir gün Kaptan Nemo Hint
Okyanusu’ndan Akdeniz’e bir gün içinde varacağını
iddia etti. Profesör Arronnax şaşırdı. Çünkü
bu imkansızdı. Kaptan Nemo yaptığı araştırmalarla bir ucu
Hint Okyanusundan başlayıp öbür ucu Akdeniz’den çıkan
bir tünel bulmuş. Buna Arap Tüneli adını vermiş. O
tünelden geçip Akdeniz’e vardılar.
Natilus kayıp olduğu varsayılan
Atlantis’in Asya, Avrupa, Libya’nın ötesinde olduğunu
biliyordu. Oraya gittiler. Eski Yunanların ilk savaşları orada
yapılmış. Yanardağlardan lavlar akıyordu. Fakat oksijen olmadığı
için alev çıkmıyordu. Kaptan Nemo başından geçen
olayları tek tek yazıyordu. Bu gemide kalan en son kişi tarafından
bir şişeye koyup denize atılacak.
Natilus gücünü sağlayan
sodyumu denizin altındaki bir kömür madeninden sağlıyor.
Adamlar burada kazma kürekle kömür çıkartıyorlar.
Burası bir yanardağ ağzıymış. Sodyumu elde etmek için
kömürü yaktıklarında yanardağın faaliyete
geçtiğini zannediyorlar.
Natilus Sargasso Denizin ‘de dalma
denemesi yaptı. Derine indikçe basınç artıyordu. Ned
Land balinaları görünce avlamak istiyordu. Kaptan Nemo
buna izin vermedi. Çünkü balinaların vahşice
öldürülmesine taraftar değildi. İleride
kaşalotların balinalara saldırdığını gördü. Natilus
kaşalotlara çarparak tamamını öldürüldü
. Okyanus kana bulandı.
Natilus güneye gidiyordu. Amacı
kimsenin gidemediği Güney Kutbuna gitmekti. Etraf tamimiyle buz
kaplıymış. Bir aysberge çarptı. Hasar ciddiydi. Fakat
hasar tamir edildi. Ertesi günlerde havasını depoladıktan
sonra Güney Kutbunun altına daldı. Buz kayalarının arasına
sıkıştı. Ancak iki günlük temiz havaları vardı.
Dışarıya çıkıp buzları kırmaktan başka çare
yoktu. Fakat bu uzun sürdü. Kaptan kaynar suyla buzların
bir bölümünü eritti. Beş gün geçti.
Profesör nefessizlikten bayılmak üzereydi. Sonunda buz
kütlesi yarıldı. Kaptan Kuzey Kutbuna ‘N’ işaretli
bayrağını dikti ve geri döndü.
Ned Land gemiden sıkılmıştı. Sık
sık profesörle görüşüp kaçma planları
yapıyordu. Yedi tane mürekkep balığı Natilus’a saldırdı.
Her biri ikişer ton ağırlığında beş altı kollu
canavarlardı. Bir Fransız gemiciyi alarak uzaklaştı. Kaptan Nemo
gözyaşlarını tutamadı. Natilus suyun üstünde adeta
ceset gibi süzülüyordu.
. 47 derece enlem ,17 derece boylamda
deniz dibinde mezarlık gibi bir yer gördü.18.Yüzyılda
burada Marseilles (Fransız) gemisi ile Preston (İngiliz ) gemisi
savaştı. Savaş sonunda Marsilles gemisi battı. Natilus’a bir
İngiliz gemisi saldırdı. Natilus onu mahmuzuyla batıracaktı.
Profesör bunu yapmamasını istedi. Fakat Kaptan Burada annesini
,babasını, karısını, ülkesini ,eşini ve çocuklarını
kaybettiğini söyledi ve onu batırdı. İnsanlar teker teker
denizin dibine batıyorlardı. Kaptan Nemo dayanamayıp hıçkıra
hıçkıra ağladı. Ned Land ta her ne pahasına olursa olsun
gemiden ayrılıp vatanına dönmek istiyordu.
Kaptan Nemo yaşadığı olaylardan
sonra iyice içine çekildi. Ned Land kaçış
planları yapıyordu. Natilus korkunç akıntı olarak bilinen
Mealstrom’a doğru gidiyordu. O sırada Conseil, Mr. Arronnax ve
Ned Land filikada vidaları söküyorlardı. Bir sarsıntı
oldu. Filika Natilus’tan ayrıldı. Mr. Arronnax, Conseil ve Ned
Land özgürlüklerine kavuştular. Lafonten adasında
bir balıkçı kulübesinde kalıyorlardı. Natilus’un
akıbeti ise belli değildi. Profesörün tahminine göre
Natilus oradan kurtulmuş ; denizlerde intikam peşindeydi.
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/6/2007 - YÜKLEMİN DÜŞMESİ
|
YÜKLEMİN
DÜŞMESİ
Türlü
nedenlerle cümlede yüklem düşebilir. Bu durum,
ortak yüklemi! sıralı cümlelerde yar-gısız kesik
cümlelerde görülür.
örnekler:
"-Onu
ne zaman gördün?
-Dün
(gördüm)" "-Oğlunuz kaç yaşında?
-Sekiz
(yaşında)"
Bu konu
hakkında bilen de konuşuyor, bilmeyen de (konuşuyordu.)
"Sonra
deniz kıyısındaki beyaz kumlar...."
"Boğazın
o eşsiz güzelliği...."
ÖZNE
Bir
cümlede eylemi yapan
ya da yargıya göre olan
görevinde bulunan cümlenin temel öğesi-dir.
özne
yüklemi
çekimli eylemlerle kurulu cüm-lelerde vapan.
ad ve ad soylu sözcüklerle kurulu cümlelerde olan
görevindedir.
•örnekler:
"Gülsün
tiyatroya gidecek." cümlesinde yüklem çekimli
eylemdir, (gitmek eylemi) Özne gitme eylemini yapandır.
"Çağlar,akıllı
çocuktur."
Cümlesinde yüklem ad soyludur, (akıllı çocuk) –
Özne akıllı çocuk olandır.
Öznenin
Özellikleri1)
Yalındır, (durum ekleri almaz)
2)
Ad ve ad soyludur.
3)
iyelik eki ya da çoğul eki almış adlar özne görevinde
bulunabilir.
BULUNUŞU:
Cümlede:Yüklemi çekimli eylemle kurulu cümlelere
"Yapan
Kim, Yapan Ne" soruları
sorularak bulunur.
Örnekler:
Orhan
yarın geliyor.
Ö
Y Yapan Kim? - Orhan Fırtına
evleri yıktı.
Ö
Y Yapan Ne? - Fırtına
•Yüklemi
ad ve ad soylu sözcüklerle kurulu cümlelere "Olan
Ne? - Olan Kim? "
soruları sorularak bulunur
örnekler:
"Mehmet,
çalışkandır."
Ö Y
Çalışkan
olan Kim? - Mehmet
"Hava
yağmurludur?"
Ö Y
Yağmurlu olan Ne? - Hava
ÖZNE
TÜRLERİ
1.
GERÇEK ÖZNE
Yüklemi
etken, dönüşlü ve işteş çatılı eylemlerle
kurulu cümlelerde, eylemi yapan varlık; yüklemi ad ve ad
soylu sözcüklerle kurulu cümlelerde olan görevindeki
varlık, cümlede gerçek
özne
görevindedir.
Örnekler:
Selma,
pazara gitti.
Ö
Y
Olcay'ın
dersleri
iyidir.
Ö
Y
Bu,
Orhan’ın
arabasıdır.
Ö
Y
SÖZDE
ÖZNE
Geçişli
edilgen çatılı eylemlerle kurulu cümlelerde belirtisiz
nesne görevindeki öğedir. Bu tür eylemlerle kurulu
cümlelerde özne nesneye geçerek, nesne özne
görevini üstlenmiştir.
Örnekler:
"Ev
onarıldı." cümlesinde yüklem geçişli ve
edilgen çatılıdır. Ev
sözcüğü gerçekte söylenmeyen öznenin
yerini alarak sözde özne
görevini almıştır.
"Kitap
okundu" cümlesinde yüklem geçişil edilgen
çatılıdır.
Kitap
sözcüğü gerçekte söylenmeyen öznenin
yerini
alarak sözde özne
görevini
almıştır.
Başka
örnekler de verelim.
Ufuk
ödevini yaptı.
Ödev
yapıldı. Gerçek
özne Y Sözde özne Y Ayşe,
çamaşır yıkadı.
Çamaşır
yıkandı.
Gerçek
özne Y Söde
özne
Y
Hüseyin
ayakkabısını boyadı
Gerçek
özne Y
Ayakkabı
boyandı.
Sözdeözne
Y
Orhan
otomobilini sattı. Gerçek
özne Y Otomobil
satıldı.
Sözdeözne
Y
ÖRTÜLÜ
ÖZNE
Edilgen
çatılı eylemlerle kurulu cümlelerde eylemi yapan
gerçek öznenin "dolayısıyla.
nedeniyle, tarafında'n. etkisiyle, özneye
ulanan "ce"
ekiyle" gibi ek ve yardımcı bir sözcükle
belirgin kılınmasıyla oluşan tümleç görevindeki
öğedir.
Örnekler:
Yollar
kar
nedeniyle
kapandı.
N Z. T
Y (sözde özne) (örtülü özne)
Öğretmen
müdür
tarafından
cağrıldı.
N
Z.T Y (sözdeözne)
(örtülü özne) Bu
karar
kurulca
alındı.
N
Z.T Y
(sözde
özne) (Örtülü özne)
BELİRSİZ
ÖZNE
Türkçe'de
bazı eylemlerin 3. kişili çekimlerinde, edilgen eylem
kullanılmadan etken eylemin belirsiz duruma düşürülmesidir.
Örnekler:
"Kitap
istemez, defter yeter." "Geçmiş olsun" "Afiyet
olsun" "Madem su yok kalsın" "Ne mutlu Türk'üm
diyene"
ORTAK ÖZNE
Birden çok
yüklemle kurulu cümlelerde; cümlelerden birinde
bulunup da hepsiyle ilgili olan özneye ortak özne denir.
Örnekler:
Asker
başını çevirdi,
işi anladı
ve yere
Ortak özne
Y Y
atladı.
Y
Kadın
yerinden kalktı,
televizyonu açtı.
Ortak özne
Y Y
Çocuk,
gelmiş
ve gitmiştir.
Ortak
özne
Y Y
AÇIKLAYICI
ÖZNE
Özneden
önçe ya da sonra gelerek asıl özneyi daha belirli
kılan özne türüdür.
Örnekler:
Ufuk,
oğlum,
yarın okula başlayacak.
Özne
açıklamalı Y özne
Atatürk,
yeni
Türkiye'nin kurucusu,
daima
Özne
Açıklamalı özne
saygıyla
anılacaktır.
Y
II-YARDIMCI
ÖĞELER
A-NESNE:
Cümlede yüklemin etkisini üzerine alan. öznenin
yaptığı işten etkilenen belirli ya da belirsiz bir varlık
olan cümlenin yardımcı öğesidir.
Özellikleri:
• Etkilenme
kavramı taşır.
Geçişli
eylem cümlelerinde bulunur.
Ad
cümlelerinde bulunmaz. Ancak yüklemi geçişli
olan
eylemsilerle
kurulu ad cümlelerinde bulunur.
Yapılarına
göre nesneler
BELİRTİSİZ NESNE
Geçişli
eylemlerle kurulu cümlelerde-yalın durumda bulunan, öznenin
yaptığı işten etkilenen belirsiz bir varlıktır.
Bulunuşu
: Yükleme genellikle "NE?" sorusu sorularak
bulunur.
Örnekler:
"Ufuk top oyunuyor" cümlesinde "Ufuk"
eylemi yapan, "top" etkilenendir. "Top"
sözcüğü yükleme sorulan NE sorusunun yanıtıdır
ve yalındır; cümlede belirtisiz nesne görevindedir.
• Aşağıdaki
cümleler de aynı özellikler vardır.
"Sevilay
kitap okuyor." "Sevda çiçek topluyor."
"Mehmet ayakkabı boyuyor." "Perihan çamaşır
yıkıyor."
BELİRTİLİ
NESNE
Geçişli
eylemlerle kurulu cümlelerde "-İ" durum eki almış
olan, öznenin yaptığı işten etkilenen belirli bir varlıktır.
Bulunuşu:
Yükleme "KİMİ-NEYİ" sorularak bulunur.
Örnekler:
"öğretmen beni çağırdı." cümlesinde
"öğretmen" eylemi yapan, "beni"
etkilenendir. Beni
sözcüğü yükleme
sorulan "Kimi" sorusunun yanıtıdır ve (-İ)
durumundadır; cümlede belirtili nesne görevindedir.
Aşağıdaki
cümlelerde aynı özelliktedir.
"Babam,
bahçeyi düzenledi. “Annem masayı
topladı.”
"Olcay
camları sildi.”
"Gülsün
televizyonu
açtı.”
"Serap
ödevini
yaptı.” "Kaymakam köyü
gezdi.”
Nesne
Türleri Ortak
Nesne
Sıralı
cümlelerden birinde bulunup da cümlelerin tümüyle
ilgili olan nesne türüdür.
Örnekler:
Ellerini
yıkadı, temizledi, kuruladı.
N
Y Y Y cümlesinde "ellerini"
sözcüğü üç yükle min de
ortak nesnesidir.
.
Açıklamalı Nesne
Asıl
nesneyi daha belirli kılan birliğe açıklamalı nesne denir.
Bu tür nesne, asıl nesneden sonra gelir.
Örnekler:
"Sevgili
yavrusunu,
Ufuk'unu,
arıyordu."
B.li .N
B.li. N Y Bu cümlede ikinci nesne birinci
nesneyi açıklayan bir nesnedir.
B-
DOLAYLI TÜMLEÇ
Cümlede
adın–e,
-de, -den,
durumlarında bulunan, bu takılarla yüklemin anlamını
yönelme(yön) kalma(yer) çıkma(başlangıç)
ilgileriyle tamamlayan cümlenin yardımcı ögesidir.
Dolaylı
Tümleç Türleri
I.
YÖNELMELİ TÜMLEÇ
Adın
"-e" durum takısını alarak oluşur. Eylemin yapılma
yönünü, amacım belirleyen tümleçtir.
Bulunuşu:
Yükleme "KİME-NEYE-NEREYE NE YANA- NE TARAFA soruları
sorularak bulunur.
Anlam
özellikleri:
•
Eylemin neye yöneldiğini
bildirirler:
Güzele
pek tutkundu.
•
Eylemin nereye yöneldiğini
bildirirler: Dayımlar, Beykoz'a
taşınacaklar. Hemen istasyona
uğradı. •Andırış ilgisi kurarlar: Gülenay'ın kardeşi
sana
benziyor.
•Amaç
ve nedenlik ilgisi kurar: Yağmurun
yağmasına
hiç aldırmadı.
•
Değer, karşılık ilgisi
kurarlar: Ayakkabıyı ucuza
mal etti.
Cümlede
en çok kullanılan tümleç türü de
dolaylı tümleçtir.
Dolaylı
tümleç görevindeki sözcükler ya da sözcük
öbekleri adın -e,
-de
ve -den
durum
takılarını alırlar. Bu yapı özellikleri nedeniyle, cümlede
dolaylı tümleçleri bulmak kolaydır.
Dolaylı
tümleçler yapı ve anlam bakımından üçe
ayrılırlar:
1.
Yönelme Tümleçleri
Eylemin
yapılma yönünü ve amacını belirleyen
tümleçlerdir.
Yönelme |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
Hakkımda
bilgi en değerli hazinedir.bu hazine paylaşıldıkça azalmaz.o zaman bilgiyi neden korumayalım.neden bilgiyi paylaşmayalım
Bağlantılar
• Ana Sayfa
• Profilim
• Arşiv
• Arkadaşlarım
• e-posta
• Blog RSS
Kategoriler
Arkadaşlar
ANKET
ZİYARETÇİ SAYACI
ve
::::::::::DUYURULAR::::::::::
sitemiz açıldı
bilgiler ekleniyor
ödev istek bilgi paylaşmak için e-posta: canalpayciftci@hotmail.com
güncel arşiv için sizin desteğinizi bekliyoruz.
sitemizin tasarımı yenilendi
sitemizde site içi arama şimdilik eklenmedi.şuan aramak için bağlantılara tıklayın.ondan sonra arşive tıklayın.bütün konular orada.hızlı bulmak içinde ctrl+f ye basın ve aranacak gelimeyi girin. ara deyin.aslında tarif etmek uzun sürdü ama uygulaması daha basit.
reklam storeden gelen para ile sitemizin reklamı yapılcaktır.(tıklayın demiyorum. size yararlı olan sitelere sadece tıklayın şimdi sistemden atılırım tıklayın der gibi olmasın sadece meraklılara diyorum.)ama bugün televizyonda ne var linkine açık açık tıklayın diyorum.sitemizi arkadaşlarınıza duyurun.bütün sitelere linkimizi ekleyin reklamımızı yapın.bilgi kitabine nasıl destek olabilirsiniz?onu yayarak :)
nasıl yayabilirim? msn'den veya email ile arkadaslarınıza haber verebilirsiniz.
sitemize logo ekledik ama çok basit bir logo oldu.düzgün bir logo yapabilecek olan bana mesaj atsın e-postayı biliyorsunuz zaten.
arkaplana uyacak güzel resimleriniz varsa e-posta adresimi biliyorsunuz :)
Yazı sayısı: 147 okulların açılımına hazırlanıyoruz. onun için yazı sayısını çabuk güncelleyemiyoruz.
:::::::::::::::::::::::
OTURDUĞUNUZ YERDEN PARA KAZANIN
http://tikla.be/?r=canalpay buna girip üye olun hergün reklamlara tıklayın hergün 5dk ayırarak 63 ytl kazanın.
İşte Tikla.be'nin Size Sundukları:
- Üyelik ücretsiz
- Reklam verenlerin sayfalarını ziyaret ederek para kazanın.
- Her tıklamanıza 1YKR
- Sizin önerdiğiniz üyelerinden ter tıklamasından 1YKR.
- Örneğin:
>>Siz günde 10 tık = 0.1YTL
>>20 kişiyi üye ettiniz diyelim -> Günde 20x10 tık'tan 2YTL
>>Yani ayda 63YTL!!!
- Hesabınızdaki para miktarını anında öğrenin.
|
|